Twitter Facebook Linkedin Youtube

GENÇLER BAŞKANLIK SİSTEMİNİ TANIYOR PROJESİ ABD RAPORU: “ABD BAŞKANLIK SİSTEMİ: İSTİKRARSIZLIĞIN İSTİKRARI”

Merkezimiz tarafından organize edilen ve Başbakanlık Tanıtma Fonu tarafından finanse edilen “Gençler Başkanlık Sistemini Tanıyor” başlıklı projenin Amerika Birleşik Devletleri ayağı, 24 Nisan-4 Mayıs 2016 tarihleri arasında tamamlandı (İlgili haber için tıklayınız). 9 üniversite öğrencisinin ve 3 SASAM yetkilisinin iştirak ettiği çalışma ziyareti kapsamında; ABD’li bürokratlar, siyasetçiler ve ABD’nin Ivy Lig olarak bilinen en iyi üniversitelerinin dördünde akademisyenlerle görüşmeler yapıldı.

ABD başkanlık sistemi üzerine bugüne kadar yapılan literatür taramalarını yeterli görmeyen Merkezimiz, sistemin özeliklerini sınırlı olan zamanın elverdiği ölçüde yerinde görme ve sistemin bizatihi uygulayıcıları tarafından dinleme fırsatını yakaladı. Literatür taraması ve çalışma ziyareti sırasındaki izlenimler harmanlanarak, hem kurumsal, hem de çalışma ziyaretlerinin ABD ayağına katılan öğrencilerce bireysel raporlar hazırlandı. Raporların kitaplaştırılma çalışmaları devam etmektedir. Merkezimizin kurumsal raporuna aşağıdan, öğrenci raporlarına ise yine aşağıdaki linklerden ulaşılabilmektedir.

1- Emre AYDIN – AMERİKAN TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİ VE SİSTEMİN SÜREKLİLİĞİ

2- Zehra ÇİÇEK – ABD TİPİ BAŞKANLIK SİSTEMİ VE TÜRKİYE’DE TARTIŞMA ZEMİNİ

3- Büşra BAYRAMOĞLU – ABD YÖNETİM SİSTEMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

4- Banu KILINÇ – BAŞKANLIK SİSTEMİ VE ABD UYGULAMASI

5- Uğurcan KÜÇÜKBİNGÖL – ABD BAŞKANLIK SİSTEMİ İZLENİMLERİ

Sistemi yerinde incelemek için ABD’ye yapılan ilk çalışma ziyareti elbette ki bizimki değildi. Yaklaşık 200 yıl önce çalışma grubumuzun yaptığı gibi, Fransız düşünür Alexis De Tocqueville ve yol arkadaşı Gustave de Beaumont siyasal sistemi anlamak için ABD’ye 9 aylık bir seyahat gerçekleştirmişlerdi. Alexis de Tocqueville’in (1805-1859) iki ciltlik eseri “Amerika’da Demokrasi – la Démocratie en Amérique” (özeti için tıklayınız), yaptığı Amerika yolculuğunun ürünüdür. 1835’te yayımlanan eserinin ilk cildinde ABD siyasal sisteminin ayrıntılı bir tahlilini ortaya koyar. İkinci ciltte ise, demokrasi olgusunu felsefi olarak inceler. Amerikan Federal Anayasası’nın ayrıntılı bir incelemesini yapan Tocqueville, egemenliğin birçok Avrupa ülkesinde tek ve bütüncül bir olguyken, Amerika’da eyalet devletleri ve merkezi hükümet arasında bölüşüldüğünü vurgular. Federal sistem sayesinde Amerika, büyük bir cumhuriyetin gücüne erişmekte, buna karşılık küçük bir cumhuriyet gibi güven ve barış içinde yaşamaktadır. Mahalli idareler için ise, Tocqueville, “çoğunluk despotizmini yumuşatan komünal kurumlar, halka özgürlüğün tadını ve özgür yaşama sanatının inceliklerini tattırmaktadır” ifadesini kullanmaktadır. Bununla birlikte, Tocqueville, Amerikan demokrasisindeki çoğunluk gücünden tedirgin olmuştur.  “Çoğunluk İmparatorluğu” olarak adlandırdığı bu güç nedeniyle, çoğunluk dışında bir merciin karar almasının mümkün olmadığına işaret eden Tocqueville, çoğunluğun azınlığı yok sayması durumunda tehlikeli bir alana girilmiş olacağını belirtir.[1]

Tocqueville’in görüşleri, 19. yüzyılda kaleme alınmış olsa da, çoğunluğun gücü üzerine söyledikleri, günümüze de ışık tutmaktadır. Temsilciler Meclisinde çoğunluk tarafından kabul edilen bir yasa tasarısı, Senato tarafından da kabul edilip Başkan tarafından onaylandığında yürürlüğe girebilmektedir. İşte bu durum, Tocqueville’in bahsettiği çoğunluğun gücüdür. Bununla birlikte yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişki, bu kadar basit değildir. Güçler ayrılığının büyük önem taşıdığı ve denge denetleme mekanizmalarının güçlü olduğu sistemde, yasama süreci oldukça zor, karmaşık ve bir o kadar da çetrefillidir. Başka bir ifadeyle, çoğunluğun karar alıp uygulayabilmesi hiç de kolay değildir. Elbette ki Amerikan sisteminin bu özelliği, bir günde oluşmamıştır. Bu nedenle, Amerikan sisteminin tarihsel oluşum sürecinin kısa bir özetinden bahsetmek yerinde olacaktır. Bu özetin ardından, güçler ayrılığı, fren ve denge mekanizmaları, lobicilik ve yerel yönetimlerin özelliklerine değinilecek, daha sonra ise, sistemin güçlü ve zayıf yönlerine dair bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.

1- SİSTEMİN TARİHSEL GELİŞİMİ:

Amerika Birleşik Devletleri başkanlık sistemi ile bu ülkenin geçirdiği tarihsel tecrübe arasında yakın bir ilişki vardır. Bir hükümet sistemi olarak ABD başkanlık sistemi, İngiltere’nin sömürge faaliyetleri sonrasında meydana gelen siyasi, ekonomik ve sosyal şartların içinden çıkmış ve zaman içerisinde ihtiyaçlara binaen yapılan değişikliklerle günümüzdeki durumuna kavuşmuştur. Bu çerçevede, sistemin özelliklerini daha iyi anlayabilmek için, Kıtanın son üç yüzyıllık tarihinden kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.

1750’lerde İngiltere ve Fransa arasındaki savaş kısmen Kuzey Amerika’yı da etkiledi. İngiltere savaştan galip çıksa da ciddi mali sorunlarla karşılaştı. Savaş harcamalarını finanse etmek için, 1764 tarihli Şeker Yasası ile Amerika’daki kolonilerde kahve, ipek ve şarap gibi lüks ürünlere vergilendirme getirildi. Koloniciler, kendilerinin dâhil olamadıkları uzak bir yasama meclisi tarafından vergilendirilmelerine tepki gösterdi. Kolonilerde bağımsızlığın fitilini ateşleyecek olan komiteler kuruldu. 1773’e gelindiğinde bir grup eylemci Boston limanında demirli, çay yüklü üç İngiltere gemisindeki bütün çayları denize döktü. Bu olay nedeniyle Massachusetts’i cezalandırmak isteyen İngiltere Parlamentosu Boston limanını kapattı.[2] İngiltere’nin uyguladığı baskıcı politikaları görüşmek üzere, Georgia dışındaki bütün koloniler, delegelerini 1774 yılında Philadelphia’ya gönderdi. Böylece ilk Kıta Kongresi toplanmış oldu.

Amerika’nın bağımsızlığı için İngiltere ile koloniciler arasındaki ilk çatışmalar 1775’te patlak verdi. Kolonilerden gelen temsilciler durumu ele almak için yine Philadelphia’da düzenlenen İkinci Kıta Kongresinde bir araya geldi. Çoğunluğun görüşü İngiltere’ye karşı savaşmak yönündeydi. Oluşturulan kara ordusunun başına George Washington seçildi. Bunun yanında, Thomas Jefferson başkanlığında Benjamin Franklin, John Adams, Robert Livingston ve Roger Sherman’dan oluşan bir komitenin hazırladığı Bağımsızlık Bildirgesi 4 Temmuz 1776 tarihinde kabul edildi.[3]

Massachusetts’de başlayan çatışmalar sekiz yıl boyunca devam etti. Nihayet, 1783’te imzalanan Paris Antlaşması ile eskinin kolonileri olan 13 yeni eyaletin bağımsızlığı kabul edildi. 13 Amerikan kolonisi 1783 yılında, 13 Amerika Birleşik Devleti halini aldı. 1777’de yazılan Konfederasyon Yasası, Kongre’ye iç meselelerle ilgili ciddi bir yetki vermiyordu. Kongre’nin para basma, vergi toplama ve ticaretin düzenlenmesi gibi bazı önemli konularda hiç yetkisi yoktu. Eyaletlerden gelen gelirlere bağlı olan ve kendisine ait herhangi bir mali kaynağı bulunmayan Birleşik Devletler 1786’da iflas etti.[4] Bu olay üzerine, kolonilerden seçilen 55 delege Philadelphia’da anayasayı görüşmek için bir araya geldi. Kongre’ye “Virginia Planı” olarak bilinen ve James Madison tarafından kaleme alınan öneri damgasını vurdu. Güçlü bir merkezi hükümet öngören bu Plana göre, ulusal hükümet eyalet meclislerinin yetkili olmadığı bütün konularda yasama yapabiliyor, ulusal revizyon konseyi de eyalet meclislerinin çıkarttığı yasaları veto edebiliyordu. Bu plana göre, iki kamaralı meclis kuruluyor ve milletvekilleri eyaletlerin nüfuslarına göre belirleniyor, Viginia, Pennsylvania gibi büyük eyaletler daha fazla milletvekili ile temsil ediliyordu. Bununla birlikte, küçük eyaletlerden gelen delegeler, milletvekili sayılarının nüfusa göre belirlenmesine ve güçlü bir federal hükümete sıcak bakmıyorlardı. Bu bağlamda önerilen New Jersey Planı, federal hükümetin gücünü azaltıyor ve tek kamaralı bir yasama organında her eyaletin bir oy hakkı olmasını öngörüyordu.[5]

Dört ay süren bir müzakere sürecinin ardından, Kongreye ekonomi, para ve ulusal savunma konularını düzenleme yetkisi verilmesi kararlaştırıldı. Ancak eyalet meclislerinden geçen yasaları veto etme yetkisi kabul edilmedi. Virginia Planı çerçevesinde alt kanat Temsilciler Meclisinin nüfusa göre belirlenmesi, New Jersey Planına çerçevesinde ise üst kanat Senato’ya her eyaletin nüfusuna bakılmaksızın 2 temsilci göndermesi hususunda uzlaşıya varıldı. Böylece, 17 Eylül 1787 tarihinde delegelerin çoğu yeni Anayasa’yı imzaladı. Anayasanın yürürlüğe girebilmesi için eyaletler tarafından onaylanması gerekiyordu. Anayasa’ya karşı çıkan Anti-Federalistler, eyaletlerin yumuşak bir şekilde birbirine bağlı olması gerektiğini ifade ediyorlardı. Başkanın çok fazla güce sahip olduğunu düşünen Anti-Federalistler, senatörler için 6 yıllık görev süresinin uzun olduğundan şikayet ediyorlardı. Anayasa’yı destekleyen Federalistler ise güçlü bir devlete olan ihtiyaçtan bahsediyorlardı. Federalistlerin anayasanın onay sürecindeki en önemli propaganda faaliyetlerinden birine Philadelphia’daki Kongreye de katılan Alexander Hamilton imza attı. Hamilton’ın ön ayak olması, James Madison ve John Jay’in de makaleleri ile katkı sağlaması ile siyaset felsefesinin önemli yapıtlarından olan “Federalist Yazılar” yayımlandı.[6]

Federalistlerin anayasanın onaylanması için verdikleri mücadele ve propaganda işe yaradı. 1787’de Delaware, Pennsylvania ve New Jersey; 1788’de Georgia, Connecticut, Massachusetts, Maryland, South Carolina, New Hampshire, Virginia ve New York; 1789 North Carolina; 1790’da Rhode Island anayasayı kabul etti. Böylece Amerikan anayasası yürürlüğe girmiş oldu. Anayasaya göre, yürütme gücü 4 yıllık bir dönem için seçilen Başkanda bulunuyordu. Başkan yardımcısı başkan ile birlikte seçiliyordu. Yasama organı olan Kongre, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşuyordu. Temsilciler Meclisinin üyeleri her iki yılda bir eyaletlerde yapılan seçimler sonucunda, eyaletlerin nüfuslarına göre belirleniyordu. Her eyaletten gelen iki senatörün görev süresi ise 6 yıldı. Yargı erki bir Yüksek Mahkeme ve Kongrenin kuracağı alt mahkemelerden oluşuyordu. Yargıçların görev süresi iyi davranışları süresince ömür boyuydu.

1789’da Birleşik Devletlerin ilk başkanı olan Washington göreve başladığında Anayasa ile ilgili oluşmuş bir gelenek olmadığı gibi halk nezdinde de örgütlü bir destek bulunmuyordu. Başkanın hükümetin çalışma biçimini en kısa sürede belirlemesi, yasaların uygulanabilmesi için yargı organının biran önce kurulması gerekiyordu. Merkezi hükümetin oluşturulma çabası içinde ilk kurulan bakanlıklar maliye ve dışişleri oldu. Maliyenin başına Alexander Hamilton, dışişlerinin başına Thomas Jefferson getirildi. Ayrıca, bir başkanı ve beş üyesi olan Yüksek Mahkeme’nin dışında üç gezici bölge mahkemesi ve 13 yerel mahkeme kuruldu ve böylece federal yargı sisteminin temelleri atıldı.[7] Savaş, adalet gibi bakanlıkların Kongre tarafından oluşturulması ile ilk Amerikan Başkanlık Kabinesi meydana geldi.

Ulusal hükümetin kurulması ve işleyişi hakkında Federalistlerle Antifederalistler arasındaki anlaşmazlık, bu dönemde de artarak devam etti. Alexander Hamilton’un lideri olduğu Federalistler, şehirlilerin ticari çıkarlarını savunurken, Thomas Jefferson’un önderliğindeki Antifederalistler ise kırsal bölgelerin ve güney kesimlerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Bu tartışmada Federalistler merkezi hükümetin daha fazla güçlü olmasını isterken, Antifederalistler eyaletlerin merkez karşısındaki konumunun güçlendirilmesi gerektiğini vurguluyorlardı. Bu bağlamda, merkezi hükümetin gücünü artırmayı hedefleyen Hamilton, şube açmaya yetkili olan bir Amerika Birleşik Devletleri Bankası kurdu. Merkezi hükümetin gelirlerinin toplanmasına yönelik önemli tedbirler alan Hamilton, ticaret ve endüstriyi teşvik etti ve ulusal hükümetin arkasında iş adamlarının yer almasını sağladı.[8]

Ulusal hükümetin merkezinin neresi olacağına dair tartışma önemli bir gündem oluşturuyordu. 1790 yılında Jefferson, Hamilton ve Madison arasında varılan uzlaşı neticesinde “İkamet Yasası” olarak bilinen yasa kabul edildi. Buna göre, ulusal hükümetin başkenti olarak, Potomac nehri civarında bir alanın başkan tarafından belirlenmesi kararlaştırıldı. Bu çerçevede, Georgetown’ın doğusunda Potomac’ın kuzey kıyısına başkent inşa edilmeye başlandı. 9 Eylül 1791’de başkentin inşaatını denetleyen üç komiser şehrin adını Başkan Washington’ın onuruna verdiler. Hiçbir eyaletin sınırları içinde yer almayan Federal bölge o zamanlarda Birleşik Devletler’in şiirsel adı olan Columbia olarak adlandırıldı. Böylece başkentin ismi Washington DC (District of Columbia) olarak belirlendi. Kongre Washington’daki ilk toplantısını 17 Kasım 1800’de yaptı.

1800’e gelindiğinde Washington ve Adams’ın yönetimi esnasında Federalistler tarafından güçlü bir hükümet kurulmuştu. 1800 yılında Başkan olan Jefferson ise daha farklı bir yönetim anlayışı benimsedi. Daha demokratik yöntemlerin geliştirilmesine ön ayak oldu. Tarımı ve batıya doğru genişlemeyi teşvik etti.[9] O güne kadar pek az önem verilen kölelik meselesi, ulusal bir sorun olarak gittikçe çok daha fazla önem kazanmaya başladı. Kölelik, Kuzeybatı’da 1787 tarihli bir Kararname ile yasaklanmıştı. Bununla birlikte, ekonomik nedenlerden ötürü Güney eyaletleri köleliğinin devam etmesini istiyorlardı.

1860’lara gelindiğinde, Güney ile Kuzey arasındaki gelişmişlik farkı oldukça büyümüştü. Kuzey hızla sanayileşirken, Güneyin ekonomisi pamuk üretimine bağımlı kalmayı sürdürüyordu. Güneyliler, geri kalmışlığın suçunu, Kuzey’in büyüyüp gelişmesine bağladılar. Diğer taraftan, Kuzeyliler bölgenin göreli geri kalmışlığının en önemli nedenini köleliğin sürdürülmesinde gördüler.

1860 başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti Abraham Lincoln’u aday gösterdi Partinin seçim kampanyası, köleliğin kaldırılması ile endüstrinin korunması için yeni gümrük tarifeleri getirilmesine odaklanmıştı. Demokratlar ise ikiye bölünmüştü. Köleliği destekleyen Güneyliler, Kentuckyli John Breckenridge’yi başkan adayı gösterdiler. Kuzeyli Demokratların adayı ise Stephen Douglas’tı. Başkanlık yarışından Lincoln galip çıktı.[10] Lincoln’un seçilmesi köleliği devamını isteyen Güney eyaletlerini harekete geçirdi. Özel bir South Carolina Kongresi toplanarak South Carolina’nın artık Birleşik Devletlerin bir parçası olmadığını ilan etti. 1 Şubat 1861’de altı Güney eyaleti daha ayrılmıştı. Böylece, yedi eyalet, 7 Şubat’ta, Amerika Konfedere Devletleri için geçici bir anayasa kabul ettiler.

1861’de Güneyliler tarafından Federal güçlere karşı açılan bir ateş sonunda çok sayıda Amerikalının öleceği bir iç savaş başladı. Maddi kaynaklar açısından Kuzey’in açık bir üstünlüğü vardı. 22 milyon nüfusa sahip 23 eyalet, 9 milyon kişinin yaşadığı 11 eyaletle karşı karşıyaydı. Güney ise kendi topraklarında bir savunma savaşı veriyordu. Güneyin en önemli avantajı yetenekli generallere sahip olmasında yatıyordu. Savaşın ikinci yılında, Kölelerin Azad Edilmesi Bildirisi’ni yayınlayan Lincoln, Birlik’e karşı isyan eden eyaletlerdeki tüm kölelerin 1 Ocak 1863’ten başlayarak özgür oldukları ilan etti.[11] Bildiriyle, siyahların da Birlik Ordusu’nda silahaltına alınmaları sağlandı. Yaklaşık 178.000 Afrika kökenli Amerikalı Amerika Birleşik Devletleri Siyah Birlikleri’nde görev yaptı.[12]

Nihayet 1865’te Güney orduları teslim oldu ve Amerikan İç Savaşı Kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaş süresince birbirinden oldukça farklı düşünen kabine üyelerini bir arada tutması ve köleliğin kaldırılması ile hatırlanan Lincoln, savaşın sonuna yaklaşırken bir Güneyli tarafından öldürüldü.[13] Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük verildi. Kısa bir süre sonra da siyahlar oy kullanma hakkını kazandı. Amerika Birleşik Devletleri, bölünme tehlikesinin üstesinden gelerek tekrar tek bir ülke olarak birleşmeyi başardı. Batıdaki bütün eyaletlerin Birliğe katılmasının ardından, 1867’de Alaska Rusya’dan 7,2 milyon dolara satın alındı.[14] 1898’de Amerikan himayesine giren Hawai ise 1959’da 50. ve son eyalet olarak kabul edildi. Böylece sınırları itibariyle günümüz Amerika Birleşik Devletlerinin oluşum süreci tamamlandı.

2- GÜÇLER AYRILIĞI

ABD Başkanlık sisteminin en önemli özelliklerinden biri, hiç şüphesiz, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden kesin ve açık bir şekilde ayrılmasıdır. Bu ayrılığı sağlayan en önemli mekanizma farklı seçilme yöntemleri ve görev süreleridir. Başkanlar 4 yıllığına seçilir ve en fazla iki dönem bu makamda oturabilirler.[15] Amerikan sisteminde başkan doğrudan seçmenler tarafından değil bir seçiciler kurulu (electoral college) tarafından seçilir. Aslında burada iki kademeli bir seçim sistemi vardır. Halk seçicileri seçer, seçiciler ise Başkanı seçer. Amerika’nın kurucu babaları muhtemelen halka fazla güvenmediklerinden seçiciler kurulu tarafından başkanın seçilmesi usulünü getirmişlerdir. Seçiciler kurulundaki toplam oy 538’dir. Bir adayın başkan olabilmesi için en az 270 oy alması gerekir. Bir adayın partisi ülke genelinde en yüksek oyu alsa da bu aday seçiciler kurulunda 270 oy alamazsa başkan olamaz. İşte bu durum, 2000 başkanlık seçiminde gerçekleşmiştir. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Teksas valisi George W. Bush, Demokratik Parti’nin adayı ise Başkan yardımcısı Al Gore idi. Bu seçimin kesin sonucu aylarca belli olmadı. Al Gore daha yüksek sayıda seçmenin oyunu almış olmasına rağmen,  seçiciler kurulundan 271 oy alan Bush, Başkan ilan edildi. Florida eyaletinde çok az farkla Bush’un kazanması üzerine, Gore oyların yeniden sayılması için mahkemeye başvurdu. Florida’daki her oy sayımında farklı sonuçların çıkması üzerine, dava Yüksek Mahkemenin önünde gitti. 12 Aralık 2000’de 9 üyeli Yüksek Mahkemede 4’e karşı 5 oyla Bush’un başkanlığı resmileşti.

Amerikan sistemininin diğer erki olan yasama organı ise iki kamaralı Kongredir. Kongrenin alt kanadı Temsilciler Meclisi ülke genelinden dar bölge seçim sistemine göre seçilen 435 milletvekilinden oluşmaktadır. Milletvekili olabilmek için en az 25 yaşında olmak, 7 yıldır Amerikan vatandaşı olmak ve ikametgahının seçim bölgesinde olması gerekmektedir. Temsilciler Meclisinin üyeleri için seçim her iki yılda bir yapılır. Bu kadar kısa zamanda seçime gidilmesi milletvekillerinin seçim bölgeleri ve seçmenleri ile olan ilişkisini canlı tutsa da onlar için zor ve meşakkatli seçim dönemlerini sık sık yaşanmasına neden olmaktadır. Bu sebeple, iki yılda bir seçimler yapılsa da milletvekillerinin çok büyük bir bölümünde değişim olmaz. Parti disiplinin sınırlı olduğu ve her milletvekilinin kendi seçim çalışmasını ve mali desteğini kendi başına oluşturduğu bu yapıda yeni adayların seçilme şansı oldukça düşüktür. Üst kanat olan Senatoda ise her eyaletten 2 Senatör olmak üzere toplamda 100 Senatör 6 yıllık bir görev süresi için seçilmektedir. Senato’nun üçte biri her iki yılda bir seçime tabi tutulur. Senatör olabilmek için en 30 yaşında, 9 yıldır Amerikan vatandaşı ve seçim bölgesinde ikamet ediyor olması gerekmektedir. Senatörlerin büyük çoğunluğu geçmişte Temsilciler Meclisi üyeliği, Valilik gibi görevlerde bulunmuş siyasetçilerden oluşmaktadır.

Yürütme ve yasamının dışındaki diğer erk olan yargının en önemli organı Yüksek Mahkeme’dir. Mahkeme üyeleri Başkanın önerisi ve Senatonun onayı ile ömür boyu atanırlar. 9 üyeden oluşan Mahkemenin yargıçları, 70 yaşından sonra maaşlarında hiçbir azalma olmaksızın kendi istekleri neticesinde emekli olabilirler. Bu düzenleme, yargıçların çok uzun yıllar görevde kalmalarını sağlar. Örneğin, Yüksek Mahkeme Yargıcı Ruth Bader Ginsburg, şuan 83, Anthony Kennedy ise 79 yaşındadır. Mahkeme üyelerinin görüşleri, özellikle Demokrat veya Cumhuriyetçilere yakın olmaları, kamuoyu nezdinde bilinir. Yakın zamana kadar 9 yargıcın 5’i Cumhuriyetçi başkanlar, 4’ü ise Demokrat başkanlar tarafından atanmış isimlerdi. Cumhuriyetçi başkan tarafından atanan Antonin Gregory Scalia’nın 2016’da ölümü üzerine boşalan bu makama Obama’nın önerdiği isim tartışmaya neden olmuştur. Cumhuriyetçi Senatörler, Obama’nın önerdiği isme karşı çıkmaktadır. Bu ismin atanması durumunda, Demokrat yargıçların sayısı 5’e yükselecek ve çoğunluğu ele geçirecektir. Şuan için Obama’nın önerdiği isim olan Merrick Garland’ın atanması Senato’nun önünde beklemektedir. [16]

Tablo 1: Güçlerin Görev Süreleri

Gücün Adı Başkan Kongre Yüksek Mahkeme
Senato Temsilciler Meclisi
Görev Süresi 4 yıl

 

(Maksimum İki Dönem)

6 yıl

 

(Dönem Sınırlaması Yok)

2 yıl

 

(Dönem Sınırlaması Yok)

Ömür Boyu

Başkanın 4 yıl, Senatörlerin 6 yıl ve Temsilciler Meclisi üyelerinin 2 yılda bir seçilmesi Başkan ve Kongre arasındaki ilişkileri önemli ölçüde etkilemektedir. Başkan, zaman içerisinde kendi partisinden olmayan bir çoğunluğa sahip bir Kongre kompozisyonu ile karşılaşabilmektedir. Örneğin, Obama, 2008 yılında seçildiğinde hem Temsilciler Meclisinde hem de Senatoda Demokratlar çoğunluktaydı. İki yıl sonra Temsilciler Meclisindeki çoğunluk Cumhuriyetçilerin eline geçti. Bugün ise her iki kamara da Cumhuriyetçi çoğunluğa sahiptir. Bunun yanında, Yüksek Mahkeme üyelerinin ömür boyu görev yapması, siyasi baskılar karşısında daha dirençli olmalarını sağlamaktadır. Reagan döneminde atanan bir yargıç hala görevine devam etmektedir. Kısacası kurucu babaların tasarladığı güçler ayrılı oldukça katı bir şekilde Amerikan sisteminde kendini hissettirmektedir. Katı güçler ayrılığı nedeniyle, Kongre içinden çıkmayan hükümetin, Kongreye karşı siyasî sorumluluğu yoktur. Güçlerin “ayrı ama eşit” olması böyle bir yapıyı gerekli kılmıştır.

3- FREN VE DENGE

Yasama veya yürütmenin tek başında tüm sisteme hakim olmasını tehlikeli gören kurucu babalar, “fren ve denge” mekanizmalarını oluşturacak bir sistem tasarlamışlardır. Bu noktada, ne yasama yasama faaliyetlerinde sınırsız bir güce sahiptir, ne de başkan yürütme erki olarak Kongre’den tamamen bağımsız hareket edebilmektedir. Amerikan siteminin en önemli özelliğini oluşturan fren ve denge mekanizmaları güçler arasında karşılıklı bağımlılığa neden olmaktadır.[17] Diğer taraftan, bu mekanizmalar, sistemin oldukça karmaşık ve çetrefilli olmasını doğurmaktadır. Siyasi istikrarsızlığın sık sık yaşanmasına neden olan mekanizmaları işletebilmek zaman zaman büyük problemlere ve karışıklığa meydan vermektedir.

Bir yasa tasarısının yürürlüğe girebilmesi için önce Kongrenin alt kanadı Temsilciler Meclisinde kabul edilmesi, ardından üst kanat olan Senatoda onaylanması ve en sonunda Başkanın onayında geçmesi gerekmektedir. Bazı durumlarda yasa tekliflerinin görüşülmesine Senato’dan da başlanabilmektedir. Kurucu babaların tiranlığa engel olma çabası özellikle yasamayı oldukça karmaşık bir hale sokmuştur. Bu karmaşıklığın en iyi örneklerden biri Senatörlerin “hold” ve “filibuster” adlı uygulamalarıdır. “Hold” gücünü kullanan Senatör, karşı çıktığı bir yasa tasarısının süresiz bir şekilde görüşülmesini engelleyebilmektedir. “Filibuster”da ise, Senatör görüşmeler sırasında, uzun süreli konuşma yapmak gibi, yasama sürecini geciktirebilmektedir. “Hold” uygulayan Senatör, bazı zamanlarda, farklı amaçlar için bu girişimi yapabilmektedir. Örneğin, Tarım Bakanının dikkatini çekmek isteyen bir Senatör, konu ile doğrudan ilgisi olmayan diplomatik bir atamanın onaylanmasını engel olabilmektedir. Yasama sürecini tıkayan bu uygulamanın en çarpıcı örneklerinden birinde, 2010 yılında Kentucky Senatörü Jim Bunning’in “hold”u yüzünden milyonlarca insanı ilgilendiren işsizlik ve sağlık sigortası yasası uzun süre görüşülememiştir. Kamuoyunun tepkisi üzerine, ancak bir yıl sonra, 4’e karşı 92 oyla bu “hold” Senato tarafından kaldırılmıştır.[18]

Bir Yasa tasarısının Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kabul edilmesi yasalaşması için yeterli değildir. Başkanın bu tasarıyı onaylaması gerekmektedir. Başkan, Kongrenin kabul ettiği tasarıyı veto etme gücüne sahiptir. Bu veto hem Temsilciler Meclisinin hem de Senatonun üçte ikisi tarafından kaldırılırsa ancak tasarı yasalaşabilmektedir. Kongre vetoyu kaldırma gücünü ilk defa 1841- 1845 arasında Başkanlık yapan John Tyler döneminde kullanmıştır.[19] Diğer taraftan, Başkanın çıkmasını istediği yasa tasarıları açısından da önemli zorluklar bulunmaktadır. Başkan kendisinden farklı düşünen ya da kendi partisinden olmayan bir Kongre çoğunluğu ile karşılaştığında sistem tıkanabilmektedir. 2008’de seçilen Obama’nın ilk iki yılında hem Temsilciler Meclisinde hem de Senato’da çoğunluk Demokratların elinde bulunuyordu. Bununla birlikte, ikinci yılın ardından Temsilciler Meclisindeki çoğunluk Cumhuriyetçilerin eline geçti.[20] Bu tarihten sonra Başkan ile Kongre arasındaki çatışma ağırlaşarak devam etti. Başkan ile Kongre arasındaki çatışma en üst seviyesine 2013 Ekiminde geldi. Ekim ayının ilk 16 gününde federal bütçenin Kongre tarafından onaylanması gerçekleştirilemedi. Bu süre boyunca federal hükümet kapandı (shutdown) ve çok sayıda kamu çalışanın maaşı ödenemedi.[21]

Bununla birlikte, Başkan Kongreden istediği yasaları geçiremediği zaman “executive order” olarak bilinen kanun hükmünde kararname çıkarabilmektedir. Başkanın kararname çıkarma yetkisi anayasada açıkça yazılmasa da yıllar içerisinde anayasanın ikinci maddesinden yola çıkılarak başkana bu yetkinin tanındığı kabul edilmiştir. Ancak, Kongre, Başkanın kanun hükmünde kararnamelerini geçersiz hale getirecek kanun çıkarabilir veya bu kararnamelerin uygulanması için gerekli bütçenin yapılmasına engel olabilir. Örneğin, Obama, 2009 yılında Guantanomo hapishanesinin kapatılmasını ve buradaki mahkumların ülkedeki başka hapishanelere naklini öngören bir kararname çıkarmıştır. Demokratların Senatoda çoğunlukta olmasına rağmen, bu kararın uygulanması için gerekli bütçe Senatodan çıkmamıştır. Başka bir ifadeyle, kendi partisinden olan Senatörler bile Obama’ya Guantanamo’nun kapatılması konusunda destek olmamıştır.[22] Parti disiplinin oldukça zayıf olduğu sistemde, Demokrat milletvekilleri ve Senatörlerin Demokrat bir başkana yasama sürecinde destek olmadığı görülebilmektedir.

Bunun yanında, Yasama organı tarafından çıkarılan yasalar ve Başkanın kanun hükmünde kararnameleri Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya uygunluk denetimine tabi tutulmaktadır. Anayasa’da yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimini Yüksek Mahkemenin (Supreme Court) yapacağına dair bir hüküm olmasa da Mahkemenin 1803’te aldığı bir karara istinaden, federal yasaların ve eyalet yasalarının anayasaya uygunluğu denetlenmektedir. Bu çerçevede, başkanlık sistemi ancak yasama-yürütme-yargı erklerinin uzlaşabildiği zaman çalışmakta, aksi durumda kilitlenerek (gridlock) çalışamaz duruma gelmektedir.

Bunun dışında, Kongrenin üst düzey kamu görevlilerini denetleme yetkisi bulunmaktadır. “Impeachment” olarak adlandırılan bu denetlemede, federal yürütme organı ve yargı üyeleri, Temsilciler Meclisinde meclis soruşturmasına ve ardından Senatoda yargılamaya tabi tutulabilmektedir. Temyize götürülemeyen kararlar, Senatoda üçte iki çoğunlukla alınmaktadır ve yargılanan kişinin suçlu bulunması halinde cezası görevinden ayrılmasıdır. Günümüze kadar hiçbir başkan için görevden uzaklaştırma yapılmamıştır. Bununla birlikte, Nixon ve Clinton için “impeachment” süreci başlatılmıştır. Watergate Skandalı olarak tarihe geçen bu olayla birlikte, Başkan Nixon hakkında devletin istihbarat ve güvenlik birimlerini kendi siyasi çıkarları için kullandığına dair iddialar gündeme geldi. Olay Watergate adlı bir iş merkezindeki bir büroya girmeye çalışan hırsızların tutuklanması ile başladı. Büronun Demokratik Parti’nin merkezi olduğu ortaya çıktı. Hırsızlar Nixon’ın partisi ile bağlantılıydı ve amaçları Demokratik Parti’nin telefonlarını gizlice dinlemek üzere mikrofonlar yerleştirmekti. Başkan Nixon olayın aydınlatılması için Adalet Bakanı Elliot Richardson’ı görevlendirdi. Richardson, Archibald Cox isimli bir savcıyı bu göreve atadı. Cox, başkanın bütün konuşmalarının teyb kayıtlarının kendisine verilmesini istedi. Richard Nixon bu isteği kesinlikle reddetti ve Cox’un görevden alınmasını istedi. Adalet Bakanı, savcıyı görevden almayı reddedince Nixon Bakanın görevine son verdi. Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme Nixon’ı bant kayıtlarını savcılara teslim etmeye zorladı. Nixon bant kayıtlarını sonunda teslim etti. ABD Kongresi ise Nixon’ı görevden almak üzere soruşturmalar başlattı. Bu şartlar altında zor durumda kalan Nixon, istifa etti. Böylece Nixon ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan oldu. Yine bir başka skandal sonrasında Bill Clinton 1999 yılında Temsilciler Meclisi tarafından itham edildi ve Senato tarafından yapılan yargılama sonrasında beraat etti.

4- İKİ PARTİ SİSTEMİ:

Siyasal partiler herhangi bir modern liberal demokratik siyasal sistemin olmazsa olmaz özelliklerinden biridir. Seçimlerin anlamlı ve adil bir şekilde yapılmasında ve hükümetlerin hesap verebilir olmasında siyasal partilere büyük sorumluluk düşmektedir. Partiler farklılıkların ortaya konulmasına izin veren, toplumun rahatsızlıklarının ve beklentilerinin karar vericilere ulaştırılmasını sağlayan, yöneticilerin meşru ve barışçıl bir şekilde yer değiştirmesine ön ayak olan mekanizmalardır. Amerikan siyasal sisteminde ise, bireycilik ve bağımsızlığa önem veren aynı zamanda da gücün tek bir yerde oluşmasına karşı çıkan bir anlayışın yaygın olması nedeniyle, partilerin sistem içerisindeki gücü hiçbir zaman fazla olmamıştır. Güçlü partilerde görülen disiplin, hiyerarşi ve gücün merkezde yoğunlaşması gibi durumlar Amerikan partilerinde görülmez.[23]

ABD’deki parti sistemi, genel olarak, iki parti sistemi olarak adlandırılmaktadır. Sistemde iki büyük parti vardır: Cumhuriyetçi ve Demokratik Parti. Federal düzeydeki seçimlerin çoğunda bu iki partiden aday olanlar seçilmektedir. Bu iki parti dışında da partiler seçime aday gösterse de bu adayların seçilme şansı oldukça düşüktür. 1856’dan beri yalnız Cumhuriyetçiler ve Demokratlar tarafından gösterilen adaylar başkanlık yarışını kazanmıştır. Buna ilaveten, bugüne kadar hiçbir üçüncü parti adayı başkanlık seçimlerinde iki haneli oy oranlarına ulaşamamıştır. Kongre’de ise, üçüncü parti adaylarından veya bağımsızlardan seçilen Senatör ve Milletvekilleri bulunmaktadır. Bazı eyaletlerin valileri de bağımsız aday olarak seçilmişlerdir. Bağımsız Senatör veya Valilerin bile bu iki partiden birine yakın bir tavır sergilemek durumunda kalması, bunların gerek federal gerekse yerel düzeydeki ağırlıklarını gösteren önemli bir gösterge olarak ortaya çıkmaktadır.[24]

Amerikan siyasal sisteminde partilerin kendi üyeleri üzerindeki etkisi ve kontrolü oldukça zayıftır. Özellikle Temsilciler Meclisinin 2 yıl gibi kısa bir sürede yenilenmesi, milletvekillerinin seçmenin beklentilerini daha fazla dikkate almasını gerekli kılmaktadır.  Yine Senatörlerin kendilerini destekleyen bağışçılardan bağımsız bir şekilde Parti yönetiminin isteklerine uymaları zaman zaman mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, parti disiplinin güçlü olmadığı bu sistemde, Demokrat bir Milletvekilinin veya Senatörün Demokrat bir Başkanın Kongreden geçirmeye çalıştığı bir yasaya veya atamaya destek olmaması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Buna en iyi örneklerden birisinde, Demokrat Başkanlardan Franklin D. Roosevelt, Yüksek Mahkemenin yapısında bir değişiklik yapan bir anayasa değişikliğini yine Demokrat olan milletvekillerinin destek olmamasından dolayı Kongreden geçirememiştir.

Bu çerçevede, Amerikan parti disiplinin zayıflığı Tablo 2’de  rakamlar vasıtasıyla ortaya konmuştur. Senatörlerin partileri ile uyumlu oy kullanma oranları 2001 yılından 2003 yılına kadar devam eden 107. dönemde Demokratlar için %84.4 ve Cumhuriyetçiler için %87.3 olarak gerçekleşmiştir. 110. dönemde Cumhuriyetçi Senatörlerin partileri ile uyumu %80.7’ye kadar düşmüştür. Ortalamada ise Cumhuriyetçilerin partileri ile uyumu, Demokratlara göre göreceli olarak daha azdır.

Tablo 2: Senatörlerin Partileri İle Uyumlu Oy Kullanma Oranları

Kongre Dönemi 107 108 109 110 111  

Ortalama

 

Demokratlar %84.4 %84.9 %87.1 %87.5 %90.2 %89.6
Cumhuriyetçiler %87.3 %91.8 %87.2 %80.7 %85.3 %86.5

Kaynak: www.fivethirtyeight.com

Amerikan sisteminin büyük partileri olan Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, geleneksel olarak ideolojik değildirler. Adem-i merkeziyetçi bir yapıya sahip olan bu partilerde, resmi bir örgütsel hiyerarşiden ve katı bir disiplin anlayışından söz etmek mümkün değildir. 50 eyaletteki parti uygulamaları ve anlayış aynı partinin içinde önemli farklılıklar gösterebilmektedir. Avrupa’daki gibi aidat ödeyen üyelik uygulaması Amerika’da görülmez. Seçmenlerin partilere olan sadakati ise çok güçlü değildir.[25]

5- LOBİCİLİK

Amerikan başkanlık sisteminin bir diğer önemli özelliği lobicilik ve para toplama faaliyetlerinin siyasal alanı tümüyle etkilemesidir. Bilindiği gibi ABD’de federal bir devlet bulunmaktadır. Merkezi hükümetin dışında her eyaletin başında seçimle gelen Valinin başkanlığında eyalet hükümetleri bulunmaktadır. Eyaletlerin altında “county” adı verilen bölge yönetimleri, onun da altında şehirler yer almaktadır. Sistemin içinde yer alan yürütme organlarının büyük bölümünün başına gelenler seçimle iş başı yapmaktadır. Belediye başkanından Valiye, Bölge Savcısından Şerife, “County” yönetim kurulundan devlet okullarının yönetimine kadar çok sayıda makama gelenler halk tarafından seçilmektedir.[26] Bu kadar fazla seçimin yapıldığı bir ortamda, doğal olarak, Türk asıllı Amerikalı siyasetçi Derya Taşkın’ın belirttiği gibi “yerel seçimlere katılım çoğu zaman %15 veya %20 gibi oranlarla sınırlı” kalmaktadır.[27] 2012 Başkanlık seçiminde bile katılım %55’de kalmıştır. Örgütlü yapıların ve daha fazla para toplayan kampanyaların gücü elbette ki daha fazla hissedilmektedir. Başkanlık sisteminin karmaşıklığı, federal ve yerel düzeydeki yoğun seçim iklimi, örgütlü yapıların gücünü artırmaktadır.  Adayların kendi seçim kampanyalarına para toplamasında parasal limitler olsa da Yüksek Mahkeme, bağımsız PAC’lerin (Siyasi Faaliyet Komiteleri) para toplama ve harcamasına engel getirilemeyeceği kararını 2010’da almıştır. Bu karar, Amerikan sisteminde önemli bir kırılmaya neden olmuş ve herhangi bir parasal limite bağımlı olmayan ve bağımsız görünen PAC’lerin bir adayın lehine ya da aleyhine yapacağı faaliyetlerin önü açılmıştır. Bu karara tepki gösteren Başkan Obama, “büyük petrol şirketleri, Wall Street bankaları, sağlık sigortası firmaları ve diğer güçlü çıkarların sıradan Amerikalıların sesini bastırmak için çok önemli bir imkan elde ettiğini” belirtmiştir.[28]

Gerçekten de Amerika’da daha fazla para toplayan ve harcayan siyasi kampanyaların daha kolay seçimi kazandığına dair tartışmalar kamuoyunda çokça dillendirilir olmuştur. Nisan 2016’da başlayan “Demokrasi Baharı” gösterileri bu tartışmalardan doğmuş ve siyasi kampanyaların mali veçhesindeki yolsuzluklara dikkat çekmeye çalışmıştır. 2 Nisan’da Philadelphia’dan Washington’a doğru yola çıkan göstericiler, en son Kongre binasının önünde yaptıkları eylemle kendilerinden bahsettirmiştir. Bununla birlikte, daha fazla demokrasi talebinde bulunan göstericiler sert polis müdahalesi ile karşılaşmış ve 400’ü aşkın eylemci tutuklanmıştır.[29]

Büyük kampanya fonları toplayan PAC’lerin dışında lobi faaliyetleri ile ön plana çıkan örgütlü yapıların gücü de azımsanmayacak derecede önemlidir. John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’un kaleme aldığı “İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası” adlı çalışma İsrail lobisinin dış politikanın belirlenmesi süreçlerindeki önemine ve etkinliğine işaret eden ciddi bir akademik çalışmadır.[30] Bu çerçevede, Amerikan sisteminde içerdeki grupların dışında çok sayıda yabancı kuruluş, Amerikan politikalarını etkilemek için lobicilik firmaları ile çalışmaktadır. Örneğin, binlerce yabancı firma kendi çıkarlarını temsil etmesi için lobicilik firmalarına milyonlarca dolar ödeme yapmaktadır. Küresel siyaset ve ekonomi açısından Amerikan politikalarının önemi ve etkinliği devam ettiği sürece bu durum, hiç şüphesiz, devam edecektir.

6- YEREL YÖNETİMLER

Tocqueville’in “federal sistem sayesinde ABD’nin büyük bir cumhuriyetin gücüne eriştiğine ancak küçük bir cumhuriyet gibi güven ve barış içinde yaşadığına” dair görüşünü daha önce aktarmıştık. Tocqueville, mahalli idareler için ise, “çoğunluk despotizmini yumuşatan komünal kurumlar, halka özgürlüğün tadını ve özgür yaşama sanatının inceliklerini tattırmaktadır” ifadesini kullanmakta.[31]

ABD’de yerel yönetim denildiğinde, eyalet yönetimine bağlı idari alanlar anlaşılmaktadır ve yerel yönetimler, eyaletten eyalete, hatta aynı eyalet içinde değişiklik gösteren oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu sistem, ABD’de federalizmi kural haline getiren Onuncu Anayasa Değişikliği (1791) ile temelleri atılan bir sistemdir. Bu Anayasa değişikliği ile; yerel yönetimlerin federal kanunlarla düzenlenen bir yapı olmak yerine eyaletlerin inisiyatifine bırakılan bir yapı olması kararlaştırılmıştır. Bunun sonucunda da her eyalet, oldukça farklı yerel yönetim sistemi uygulamıştır. Her beş yılda bir hükümet yapıları, kamu istihdamı ve kamu finans kaynaklarına ilişkin istatistikleri derleyen ABD İstatistik Bürosunun en son derlediği 2012 verilerine göre, ABD’de 89.055 yerel yönetim birimi bulunmaktadır.[32]

abd'de_hukumet_birimi_istatistikleri

Bu karmaşık yapı içinde pek çok eyalet, idari bölge (county) ve belediye (municipality) olmak üzere iki katmanlı bir yerel yönetim sistemi uygulamaktadır. İdari bölgeler (county), bazı eyaletlerde kasabalara (town veya township) bölünmüştür. Belediye (municipality) düzeyinde ise; şehir (city), sadece yedi eyalette kullanılan ilçe belediyesi (borough), kasaba (town) ve köy (village) şeklinde yerel yönetim birimleri bulunmaktadır. Bu yerel yönetim birimlerinin çeşitleri ve fonksiyonları da, eyaletten eyalete değişiklik göstermektedir.

Pek çok eyaletin kırsal bölgesinde, hatta bazen banliyölerinde, county seviyesinin altında yerel yönetim birimi bulunmamaktadır. Bazı eyaletlerde ise county ve city fonksiyonlarının tek bir yerel idare kanalıyla yönetildiği birleştirilmiş şehir-idari bölge (consolidated city-county) yönetim sistemleri bulunmaktadır. Bazı New England bölgesi eyaletlerinde kasabalar (town), yerel yönetimin aslî birimleridir ve idari bölgelerin (county) yönetimsel bir fonksiyonu yoktur. Bu eyaletlerde idari bölgeler (county), nüfus sayımları vb. istatistiksel veriler için sadece göstermelik olarak varlıklarını sürdürmektedir.

ABD sisteminde yukarıda sayılan genel amaçlı yerel yönetimlerin yanında; okul, yangın söndürme, atık su arıtma, toplu ulaşım ve kütüphaneler için oluşturulan idari bölgelerin yönetimleri gibi özel amaçlı bazı yerel yönetimler de bulunabilmektedir.

Özetle, ABD’deki yerel yönetim sistemleri, ABD İstatistik Bürosu’nun da verileri uyarınca dört kategoride ele alınabilir;

  • İdari Bölge (County) Yönetimleri,
  • Kasaba (Town veya Township) Yönetimleri,
  • Belediye Yönetimleri (municipal governments),
  • Özel Amaçlı Yerel Yönetimler.

1- İdari Bölge (County) Yönetimleri: İdari bölgeler, eyalet anayasalarına veya yasalarına göre kurulmuş ilk derece (en üst) yerel yönetim birimleridir. Bütün eyaletler, yönetimsel olarak İdari Bölgelere veya İdari Bölge eşdeğeri alanlara (county-equivalants) ayrılmıştır. Connecticut ve Rhode Island eyaletlerinin tamamı ile Massachusetts eyaletinin bazı bölgelerinde county yönetimleri kaldırılmıştır. İlave olarak bazı bağımsız şehirler (indipendent city) ve birleştirilmiş şehir-idari bölgeler (consolidated city-counties), hem şehir hem de idari bölge fonksiyonlarını yürüten belediye idarelerince yönetilmektedirler. İdair Bölge (county) olmayan bölgelerde yerel hizmetler, ya daha alt seviyedeki kasaba (township), ya şehir (city), ya da eyalet yönetimleri tarafından sağlanır.

2- Kasaba (Town veya Township) Yönetimleri: Kasabalar, eyalet anayasaları veya yasalarına göre ve genellikle idari bölgelerin (county) coğrafi olarak alt bölümlerine göre kurulmuş, belirli bir alanda genel yönetimi sağlamayı amaçlayan yerel yönetim birimleridir. Eyalet yasalarına bağlı olarak, kasaba yönetimlerinin sahip olduğu yetki ve sorumluluklar değişebilmektedir.

3- Belediye Yönetimleri (municipal governments): Belediyeler, eyalet anayasaları veya yasalarına göre ve nüfus yoğunluğu esas alınarak oluşturulmuş, belirli bir alanda genel yönetimi sağlamayı amaçlayan yerel yönetim birimleridir. Bu kategori altında şehir (city), sadece yedi eyalette kullanılmış veya halen kullanılan ilçe belediyesi (borough), kasaba (town) ve köy (village) alt birimleri yer almaktadır. Belediye yönetimleri, çok küçükten (sadece 24 nüfuslu Florida Eyaletinin Lazy Lake Köyü gibi), çok büyüğe (8 milyon nüfuslu New York Şehri gibi) farklı büyüklüklerde olabilmektedir.

Pek çok eyalette, idari bölge (county) ve belediye yönetimleri (municipal governments) birlikte bulunmaktadır. Bazılarında ise bir şehir (city), idari bölgesinden ya da bölgelerinden ayrılarak veya bir veya daha fazla idari bölge ile birleşerek, herhangi bir idari bölge yönetiminin otoritesinden bağımsız hale gelebilir ve hem county, hem de city fonksiyonlarını yerine getirebilir. Bu belediyeler, eyaletine göre ya bağımsız şehir (indipendent city), ya da birleştirilmiş şehir-idari bölge (consolidated city-county) olarak adlandırılır. Böyle bir belediye, idari bölge eşdeğeri (county-equivalent) konumundadır.

Aşağıda, örnek olması açısından 565 tane yerel yönetim birimi olan New Jersey eyaletinin bazı belediyeleri (municipality), bağlı oldukları idari bölgeler (county), nüfusları, belediye kategorileri, yönetim biçimleri ve kuruldukları yıllar verilmektedir.

new_jerseyKaynak: Wikipedia

Federal hükümet ile eyaletler arasında gücün paylaşımı esasına dayanan bir ilişki varken, belediyeler ile eyalet yönetimleri arasında orantısız bir güç ilişkisi vardır. Belediyeler, eyalet yönetimlerinin kendilerine verdiği yetkiler kadar güce sahiptirler. Bu yasal doktrin, 1872 yılında Yargıç Forest Dillon tarafından oluşturulmuş ve 1907 yılında Yüksek Mahkeme tarafından onaylanmıştır. Bu nedenle de bu doktrin, Dillion Kuralı olarak anılır.

Yüksek Mahkeme, 1907 yılında verdiği kararda; Pensilvanya eyalet yönetiminin, şehir sakinlerinin çoğunun aksini talep etmesine rağmen Allegheny şehrini Pittsburgh şehriyle birleştirmesini onaylamıştır. Yani eyalet yönetimleri, belediyelere dair çok geniş yetkilere sahiptirler ve eyalet kanunlarıyla çelişmediği sürece istedikleri tasarrufları uygulayabilirler; belediyeleri birleştirebilirler, doğrudan kontrol edebilirler veya onları feshedebilirler.

Ancak Dillion Kuralı, ABD’nin tüm eyaletlerinde uygulanmamaktadır. Çünkü bazı eyaletlerin anayasaları, belediye yönetimlerine (municipality) ve idari bölgelere (countiy) belirli yetkiler tanımaktadır. Bu yetkiler içinde; öz yönetim yetkisi (home rule authority) olarak adlandırılabilecek, eyalet yasama organından izin alma gereği duymadan hüküm koyma yetkisi de bulunabilmektedir. Örneğin New Jersey eyaleti anayasası, bu yetkiyi yerel yönetimlerine vermektedir.

Yönetim Biçimleri: İdari bölgelerin (county) ve belediyelerin yönetim biçimleri, sadece eyaletler arasında değil, aynı eyalet içinde farklı idari bölgeler ve belediyeler arasında bile farklılık gösterebilmektedir. Yerel seçmenler, genellikle yerel yönetim biçimlerini, eyalet yasalarının kendilerine sundukları seçenekler arasından tercih etme yetkisine sahiptirler.

Pek çok durumda hem idari bölgeler (county), hem de belediyeler (municipality), bir belediye başkanıyla/başkanla birlikte bir yönetim konseyi tarafından yönetilir. Bu yönteme belediye başkanı-konsey yönetim şekli (mayor-council government form) denmektedir ve bu yöntem, genellikle büyük şehirlerde uygulanmaktadır. Yaygın olan diğer bir yöntem ise; konsey-müdür yönetim şeklidir (council-manager government form) ve bu yöntemde belediyeler, şehir konseyinin (city council)  altında görev yapan şehir müdürleri/yöneticileri (city manager) tarafından yönetilirler. Bu iki yöntem kadar rastlanmasa da, komisyon (comission), kasaba toplantıları (town meeting) ve temsili kasaba toplantıları (representative town meeting) gibi yöntemler de, yerel yönetimlerde uygulanan yönetim biçimlerindendir.

government_units_in_the_usKaynak: Wikipedia

Yerel yönetimlerde konsey ve belediye başkanı seçimlerinin yanında; yerel yargıçlar, şerif (idari bölge -county- polis biriminin başı) ve diğer bazı makamlar için seçimler de yapılmaktadır.

Yerel yönetimlerde seçim ve/veya atama yöntemleri de eyaletten eyalete ve hatta aynı eyalet içinde değişebilmektedir. Örneğin Çalışma ziyareti kapsamında ziyaret ettiğimiz Paterson Belediye Başkan Yardımcısı Derya TAŞKIN’ın aktardıklarına göre;

– New Jersey eyaletine bağlı Cliffton şehrinde belediye başkanı, encümenlerce seçilir ve yarı zamanlı (part-time) görev yaparken (maaşı 15.000$), aynı eyalet bağlı Paterson şehrinin belediye başkanı halk tarafından seçilmekte ve tam zamanlı olarak çalışmaktadır (maaşı 90.000$).

– Paterson şehrinin belediye başkan yardımcıları, başkan tarafından atanmakta ve başkan gidince görevi bırakmaktadırlar. Başkan yardımcılığı, maaş ödenmeyen (unpaid) ve yerel seçmen gruplarını dengelemek üzere oluşturulmuş bir pozisyon fonksiyonu görmektedir. Paterson Belediye Başkanı; biri Türk, biri Arap ve biri de İspanyol olmak üzere üç başkan yardımcısı atamıştır.

– Paterson’da Mayıs ayının sonunda 7 meclis üyesinden 3’ünün seçimi gerçekleşmiştir. Farklı nedenlerle sık sık seçimler yapılmakta ve vatandaş seçimleri takip etmekte zorlanmaktadır.

– Son belediye seçimlerinde %15 oy kullanılmıştır. Kullanılan oy oranı, hiçbir zaman %20’yi geçmemektedir. Sistem oturduğu için vatandaşlar seçime katılma isteği duymamaktadırlar.

– Polis, belediyeye bağlı olarak görev yapar. Polisleri Belediye Başkanı atar. Keza eğitim de belediyeye bağlıdır.

– Memurların iş güvenceleri yoktur. Tazminatları verilerek her an işten atılabilirler. Ancak sendikalar oldukça güçlüdür ve sendikal baskı nedeniyle işten çıkarmalar zorlaşmaktadır.

– Bir sorun mahkemeye gitmeden önce sayıları oldukça fazla olan aracı/uzlaştırıcı makamlara götürülür. Savcı ve avukatlar, davanın mahkemeye intikal etmemesi için aracı olurlar. Mahkeme, aracıların başarılı olamaması durumunda müracaat edilecek en son makamdır.

– Polis ve itfaiye görevlilerin vakıfları vardır ve bu vakıflara bağış yapanlara öncelikli hizmet sunulur.

– Paterson şehrinin bağlı olduğu Passaic İdari Bölgesinde (county) 70.000’den fazla Türk yaşamaktadır. Ancak Türkiye’deki seçimlere gurbetçi vatandaşlarımızın da katılabiliyor olması, burada yaşayan Türk toplumunu siyasi görüşlere göre böldü. Cami ve kahvehaneler bile ayrıldı.

SONUÇ:

Upenn’in Fels Kamu Yönetim Enstitüsü Müdürü Dr. Neslon Lim, kendisi ile yaptığımız görüşmede, Amerikan sistemini “istikrarsızlığın istikrarı” olarak özlü bir şekilde tarif etmiştir. Dr. Lim’e göre, Amerikan sisteminde güçler ayrılığı ile fren ve denge mekanizmalarından dolayı sıklıkla çatışma yaşanmakta, bazı zamanlarda bu çatışmalar 2013’te meydana gelen hükümetin kapanması (shutdown) olayında olduğu gibi ciddi siyasi istikrarsızlığa neden olmaktadır. Bununla birlikte, Lim, sistem içindeki problemlere, yaşanan istikrarsızlığa rağmen, ABD’nin dünyanın en büyük ekonomisine ve en düşük işsizlik rakamlarına sahip olmayı sürdürdüğünü ifade etmiştir. Başka bir ifadeyle, istikrarsızlık içinde yaşamayı öğrenmiş ve bu durumu sindirmiş bir siyaset anlayışının yerleştiğini vurgulamıştır. Bu durumun bir anda değil iki yüzyıllık bir tarihi tecrübenin sonunda ortaya çıktığını ekleyen Lim, her ülkenin kendine özgü tarihi, sosyal, siyasi ve ekonomik şartları çerçevesinde istikrarın ya da istikrarsızlığın öneminin değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Ona göre, istikrarsızlık ya da güçler arasında yoğun çatışma ortamı her zaman için kötü değildir, bazı zamanlarda iyi sonuçlar doğurabilmektedir.[33]

Bununla birlikte, istikrarsızlık, ABD ekonomisi ve siyasi gücü için olumsuz etkiler oluşturmasa da güçler arasındaki çatışma ve yoğun seçim iklimi örgütlü yapıların ve parasal güce sahip güç odaklarının etkinliğinin artmasına neden olmaktadır. Nasrettin Hoca’nın meşhur fırkasında geçtiği gibi “parası olan düdüğü çalmaktadır.” Başkan Obama’nın Yüksek Mahkemenin PAC’ler ile ilgili verdiği kararda ifade ettiği gibi güçlü petrol şirketleri, silah üreticileri, bankalar ve finans kuruluşları siyasetçileri etkileyebilme ve yönlendirme kapasitesine sağladıkları büyük miktarlı fonlarla sahip olabilmektedirler. Amerikan kuruluşlarının yanı sıra diğer ülkelerin siyasetçileri, şirketleri ve sivil toplum örgütleri parasal güçleri nispetinde Amerikan siyasetinde etkili olmaktadırlar. Bunun en çarpıcı örneğine realist perspektifin duayen düşünürleri Mearsheimer ve Walt, İsrail lobisinin Amerikan dış politikasındaki etkisini incelerken işaret etmektedir. Bunun yanında, binlerce yabancı firma kendi çıkarlarını temsil etmesi için lobicilik yürüten kuruluş veya firmalara milyonlarca dolar tutarında ödeme yaparak, çıkarlarının bir şekilde Amerikan hükümeti nezdinde gözetilmesine çalışmaktadır. Küresel siyaset ve ekonomi açısından Amerikan politikalarının önemi ve etkinliği günümüz dünyasının yadsınamaz bir gerçeğidir. Soğuk Savaş sonrasında dünyanın tek süper gücü haline ABD’nin ürettiği politikalar sadece kendisini değil bütün dünyayı etkilemektedir. Bu durum devam ettiği sürece, gerek iç siyasetten gelen lobiciler gerekse de diğer ülkelerden çıkarlarını korumaya çalışanlar grup veya kişiler, parasal fonları nispetinde, Amerikan siyasetçileri üzerinde baskı kurmayı sürdüreceklerdir.

Tablo 3: Amerikan Sisteminin Güçlü ve Zayıf Yanları

Güçlü Yanlar Zayıf Yanlar
Katı güçler ayrılığı Güçler arası yaşanan çatışma ve kilitlenme
Fren ve denge mekanizmalarının güçler arasındaki dengeye katkısı Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin bazı zamanlar güçlerini kişisel veya örgütlü küçük grupların çıkarları doğrultusunda kullanması
Fren ve denge mekanizmaları sayesinde erklerden birinin daha fazla öne geçmesine engel olunması Siyasette istikrarsızlığın ve tıkanmanın sıklıkla yaşanması
Federal ve yerel düzeyde çoğu göreve seçimle gelinmesi Yoğun seçim iklimi nedeniyle katılımın düşük olması
Senatör ve Milletvekillerinin kendi seçmenlerini dikkate alarak siyaset yapması Zayıf parti disiplinin öngörülemezliğe ve siyasal istikrarsızlığa neden olması
Partilerin yönetiminde merkezi katı hiyerarşinin olmaması Siyasetçilerin kolaylıkla partileri ile uyumsuz hareket edebilmeleri
Siyasal kampanyalarda kullanılan parasal fonların şeffaf olması Bağışların siyasal güç ve çıkar teminine açık olması
Sivil toplumun güçlü olması Örgütlü küçük grupların sayılarına göre çok fazla siyasal güce sahip olması

Bu çerçevede, bu yazının başında bahsedilen Tocqueville’e geri dönmek yerinde olacaktır. Tocqueville, Amerikan sistemini incelerken onu en çok tedirgin eden konu çoğunluğun gücüydü. Çoğunlukla karar alan yasama organının bu gücünün bir “çoğunluğun imparatorluğu”na dönüşmesinden endişe ediyordu. Dr. Lim başta olmak üzere Amerika’da çalışma ziyaretimiz süresince görüştüğümüz kişilerden elde edindiğimiz izlenim çerçevesinde rahatlıkla söyleyebiliriz ki Tocqueville’in korkusu gerçekleşmemiş ve Amerikan sistemine çoğunluk hiçbir şekilde tahakküm edememiştir. Ancak parasal güce sahip örgütlü yapılar, önemli ölçüde, çoğunluğun gücünü bastırmıştır. Bu örgütlü yapıların, kimi zaman, sıradan Amerikalı çoğunluğun çıkarlarına aykırı düzenlemeleri yasama organından geçirebilme gücüne ulaştığına dair emareler olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. “Demokrasi Baharı” gösterileri, işte bu emarelerin, “çoğunluğun imparatorluğu”ndansa “örgütlü azınlığın imparatorluğu”na doğru bir gidişin sancılarını ifade etmektedir.

.

Hazırlayanlar: Cihangir AKSAKAL ve Süleyman ERDEM

____________________

DİPNOTLAR:

[1] Alexis de de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, Çeviri: Seçkin Sertdemir Özdemir, İletişim, 2016.

[2]  Carol Berkin, Christopher Miller, Robert W. Cherny, James Gormly, Making America: A History of the United States,  Wadsworth Publishing Co Inc; 7th Revised edition edition, 2014, s: 105-110.

[3] William Nester, The Frontier War for American Independence, Stackpole Books, 2004, s: 101.

[4] Fred Anderson, Andrew Cayton, The Dominion of War: Empire and Liberty in North America, 1500-2000, Viking Adult; First edition, 2004, s: 160-180.

[5] Paul S. Boyer,Clifford E. Clark,Sandra Hawley,Joseph F. Kett,Andrew Rieser, The Enduring Vision: A History of the American People, Concise, Wadsworth, s: 139.

[6] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Alexander Hamilton, James Madison, John Jay, The Federalist Papers, Beacon Hill, 2009.

[7] 1869’da Kongre’nin aldığı bir Anayasa değişikliği ile Yüksek Mahkemenin üye sayısı altıdan dokuza yükseltilmiştir.

[8] Ron Olson, U.S. History: from the Discovery of America Through the Civil War, Career Press, 1 edition, 2006, s:110.

[9] Manuela Albertone, National Identity and the Agrarian Republic: The Transatlantic Commerce of Ideas between America and France (1750-1830) (Modern Economic and Social History), Routledge,  2014, s: 245.

[10] Philip L. Ostergard, Abraham Lincoln, Jaico Publishing House, 2012.

[11] Gerald D. Jaynes, Encyclopedia of African American Society, Sage Publications, 2005, s: 289.

[12] William Pencak, Encyclopedia of the Veteran in America, Greenwood Press, 2009, s: 7.

[13] Ostergard, a.g.e.

[14] Robert Dahl, After The Gold Rush:Growing Up In Skagway, Xlibris, 2005, s: 165.

[15] 4 kez üst üste başkan seçilen Franklin D. Roosevelt, 1933’ten öldüğü 1945’e kadar aralıksız başkanlık koltuğunda oturdu. 1929 Büyük Buhranından sonra işbaşı yapan Roosevelt,  “New Deal” adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler yaptı. Roosevelt’in ekonomik programı önemli ölçüde başarı sağladı. Roosevelt’in İkinci Dünya Savaşına sonradan soktuğu ABD, savaş sonrasında dünyanın iki süper gücünden birisi haline geldi. Roosevelt’in başarılı sayılan bu başkanlık dönemine rağmen, değiştirilmesi oldukça zor olan Amerikan Anayasasında başkanların görev süresi ile ilgili önemli bir değişikliğe gidildi. 1951’de yapılan değişiklikle, başkanların görev süresi iki dönemle toplamda 8 yılla sınırlandırıldı. Böylece, ABD’de bir kez daha aralıksız 12 yıl başkanlık yapan bir başkan görülmedi. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Robert J. McKeever, Philip Davies, Politics USA, Routledge, 1999.

[16] Gregory L. Diskant, Obama can appoint Merrick Garland to the Supreme Court if the Senate does nothing, April 8, 2016, https://www.washingtonpost.com/opinions/obama-can-appoint-merrick-garland-to-the-supreme-court-if-the-senate-does-nothing/2016/04/08/4a696700-fcf1-11e5-886f-a037dba38301_story.html, Son erişim: 8 Mayıs 2016.

[17] Michael Foley and John E. Owens, Congress and the Presidency: Politics in a Separated System, Manchester,

Manchester University Press, 1996, s. 35.

[18] Neil MacNeil and Richard A. Baker, The American Senate: An Insider’s History,  Oxford University Press, 1 edition, 2013, s: 346.

[19] Steffen W. Schmidt and Mack C. Shelley, American Government and Politics Today 2009-2010 Edition, Wadsworth Publishing, 14 edition, 2008, s: 473.

[20] James A. Thurber, Rivals for Power: Presidential-Congressional Relations, Rowman & Littlefield Publishers, 5 edition, July 11, 2013,

[21] Beatrice Gormley, Barack Obama: Our Forty-Fourth President (A Real-Life Story), Aladdin; Reissue edition, 2015, s: 224.

[22] Michael C. Nelson, Guide to the Presidency and the Executive Branch (Congressional Quarterly’s Guide to the Presidency), CQ Press, 5 edition, 2012, s: 200.

[23] Tim Hames, Nicol C. Rae, Governing America: History, Culture, Institutions, Organisation, Policy, Mancester University Press, 1996,  s: 180.

[24] John S. Jackson, The American Political Party System: Continuity and Change Over Ten Presidential Elections, EDS Publications Ltd. 2014.

[25] Hames, a.g.e., s: 180.

[26] Paul Donato ile Görüşme, 29 Nisan 2016, Massachusetts Eyaletinin Temsilciler Meclisi Başkanı Harold Naughton’un ofisi, Boston, MA, ABD.

[27] Paterson Belediye Başkan Yardımcısı Derya Taşkın ile Görüşme, 1 Mayıs 2016, Paterson, NJ, ABD.

[28] New York Times, Justices, 5-4, Reject Corporate Spending Limit, 21 January 2010, http://www.nytimes.com/2010/01/22/us/politics/22scotus.html?pagewanted=all&_r=0, Son Erişim 8 Mayıs 2016.

[29] CNN, Hundreds of ‘Democracy Spring’ protesters arrested at Capitol Hill sit-in, 12 April 2016, http://edition.cnn.com/2016/04/11/politics/democracy-spring-arrests-protests-washington/, Son Erişim: 8 Mayıs 2016.

[30] John J. Mearsheimer and Stephen M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, Farrar, Straus and Giroux, 1st edition, September 2, 2008.

[31] Alexis de de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, Çeviri: Seçkin Sertdemir Özdemir, İletişim, 2016

[32] United States Census Bureau, (2012), http://www2.census.gov/govs/cog/2012/formatted_prelim_counts_23jul2012_1.pdf

[33] Dr. Nelson Lim ile Görüşme, 28 Nisan 2016, Philadelphia, PA, ABD.

KAYNAKÇA:

Albertone,  Manuela, National Identity and the Agrarian Republic: The Transatlantic Commerce of Ideas between America and France (1750-1830) (Modern Economic and Social History), Routledge,  2014.

Anderson, Fred, Andrew Cayton, The Dominion of War: Empire and Liberty in North America, 1500-2000, Viking Adult; First edition, 2004.

Berkin, Carol, Christopher Miller, Robert W. Cherny, James Gormly, Making America: A History of the United States,  Wadsworth Publishing Co Inc; 7th Revised edition edition, 2014.

Boyer, Paul S.,Clifford E. Clark,Sandra Hawley,Joseph F. Kett,Andrew Rieser, The Enduring Vision: A History of the American People, Concise, Wadsworth.

CNN, Hundreds of ‘Democracy Spring’ protesters arrested at Capitol Hill sit-in, 12 April 2016, http://edition.cnn.com/2016/04/11/politics/democracy-spring-arrests-protests-washington/, Son Erişim: 8 Mayıs 2016.

De Tocqueville, Alexis, Amerika’da Demokrasi, Çeviri: Seçkin Sertdemir Özdemir, İletişim, 2016.

Diskant, Gregory L., Obama can appoint Merrick Garland to the Supreme Court if the Senate does nothing, April 8, 2016, https://www.washingtonpost.com/opinions/obama-can-appoint-merrick-garland-to-the-supreme-court-if-the-senate-does-nothing/2016/04/08/4a696700-fcf1-11e5-886f-a037dba38301_story.html, Son erişim: 8 Mayıs 2016.

Foley, Michael and John E. Owens, Congress and the Presidency: Politics in a Separated System, Manchester, Manchester University Press, 1996.

Gormley, Beatrice, Barack Obama: Our Forty-Fourth President (A Real-Life Story), Aladdin; Reissue edition, 2015.

Hames, Tim, Nicol C. Rae, Governing America: History, Culture, Institutions, Organisation, Policy, Mancester University Press, 1996.

Hamilton, Alexander, James Madison, John Jay, The Federalist Papers, Beacon Hill, 2009.

Jackson,  John S., The American Political Party System: Continuity and Change Over Ten Presidential Elections, EDS Publications Ltd. 2014.

Jaynes, Gerald D., Encyclopedia of African American Society, Sage Publications, 2005.

MacNeil, Neil and Richard A. Baker, The American Senate: An Insider’s History,  Oxford University Press, 1 edition, 2013.

Nester, William, The Frontier War for American Independence, Stackpole Books, 2004.

McKeever, Robert J., Philip Davies, Politics USA, Routledge, 1999.

Mearsheimer,  John J. and Stephen M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, Farrar, Straus and Giroux, 1st edition, September 2, 2008.

Nelson, Michael C., Guide to the Presidency and the Executive Branch (Congressional Quarterly’s Guide to the Presidency), CQ Press, 5 edition, 2012.

New York Times, Justices, 5-4, Reject Corporate Spending Limit, 21 January 2010, http://www.nytimes.com/2010/01/22/us/politics/22scotus.html?pagewanted=all&_r=0, Son Erişim 8 Mayıs 2016.

Olson, Ron, U.S. History: from the Discovery of America Through the Civil War, Career Press, 1 edition, 2006.

Ostergard, Philip L., Abraham Lincoln, Jaico Publishing House, 2012.

Pencak, William, Encyclopedia of the Veteran in America, Greenwood Press, 2009.

Dahl, Robert, After The Gold Rush:Growing Up In Skagway, Xlibris, 2005.

Schmidt, Steffen W. and Mack C. Shelley, American Government and Politics Today 2009-2010 Edition, Wadsworth Publishing, 14 edition, 2008.

Thurber, James A. , Rivals for Power: Presidential-Congressional Relations, Rowman & Littlefield Publishers, 5 edition, July 11, 2013.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz