Twitter Facebook Linkedin Youtube

ZENGEZUR KORİDORUNDAN AZEZ’E TÜRK DÜNYASI’NDA YAPAY SET KRİZİ

Ömür KIZIL

Ömür KIZIL

(Bu makale, 2023 dergisinin 180. sayısında (Nisan-2016, ss.22-28) yayımlanmıştır.)

Giriş: Türk Kültür Havzaları

On dokuzuncu yüzyıl Türk dünyası açısından oldukça trajik bir dönemin başlangıcına şahitlik etmiştir. 10. yüzyıldan sonra Türkistan’da yerleşik Oğuz ahalisinin batıya doğru gerçekleştirdiği göç neticesinde kadim zamanların eski Türk yurdu, Türkistan’dan gelen yeni sakinlerini ağırlamaya başlamıştır. Bu yeni gelenler, Anadolu’nun kültürel iklimi içerisinde kendi kültürünü ve siyasi otoritesini tarih bilimi açısından kısa sayılabilecek bir sürede tesis etmeyi başarmışlardır.

Doğudan gerçekleşen göçler ve Batı Anadolu’daki Rum egemenliğinden dolayı Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu, yarımadanın diğer bölgelerine nazaran daha önce Türkleşmiştir. Ancak yüzlerce yıl süren akınlar esnasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan sonra İç Anadolu ve bir süre sonra da Batı Anadolu’nun Türkleşmeye başladığı söylenebilir. Bu kültürleme süreci her zaman aynı siyasi teşkilat altında gerçekleşmemiştir. Anadolu Türk birliği, kültürleme sürecinin genel karakteristiği içerisinde kendisine yer bulamamıştır. Zira Anadolu Türk birliğinin sağlandığı dönemler, Kösedağ ve Ankara savaşları gibi olaylar neticesinde kısa sürmüştür. Bu sebebin yanında, Anadolu’nun kültürleri birbirinden ayırma kabiliyetine sahip fiziki coğrafi şartları ve Anadolu’yu Türk yurdu haline getirme sürecinde mücadele edilen hasım kitlelerinin çeşitliliği, birbirleriyle mücadele halindeki Türk devletlerinin ve hanedanlarının teşekkül etmesi gibi faktörler etkili olmuştur.

Özellikle Batı Anadolu’da kurulup gelişen Osmanlı Devleti’nin, Anadolu Türklüğünden önce Balkan kavimlerine hükmetmesi, devletin hüviyet inşa sürecini derinden etkilemiş ve yüzlerce yıl sürecek olan ve halen devam eden tarih perspektifini, dünya görüşünü bu karakteristikler dahilinde şekillendirmesine sebep olmuştur.

Batı Anadolu’da kurulup dünyaya buradan bakan yönetim anlayışı, siyasi otoritesini Balkanların ardından, Türk Anadolu’nun muhtelif kısımlarına yaymak amacıyla harekete geçtiğinde İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da sert bir Türkmen direnişiyle karşılaşmıştır. Osmanlı bu coğrafyalara girdiğinde bölge zaten büyük ölçüde Türk kültürünün tesiri altındadır. Kültürleme ve kültürlenme sürecini  orta bozkırlar kültür bölgesinde gerçekleştiren Karaman Türkleri, doğal olarak bölge ahalisi ve coğrafya ile girdikleri münasebetler neticesinde kendilerine has bir kültür havzası vücuda getirirken; kültürleme ve kültürlenme sürecini yüksek yayla dağlar kültür havzası içerisinde gerçekleştiren Karakoyunlu-Akkoyunlu Türkleri, burada göçebe geleneklerin büyük ölçüde devam ettiği kendilerine has bir kültür havzasını vücuda getirmiş olup; bu kültürü Hopa-Tarsus fiziki coğrafi setinin doğusundan Hazar’ın batı ve güney kıyılarına kadar uzatarak Anadolu ile Türkistan kültür havzaları arasında bir köprü vazifesini üstlenmiş oluyorlardı. Karakoyunlu-Akkoyunlu geleneğine sahip bu büyük coğrafya bir müddet sonra Türkistan Türklerinin askeri harekatlarıyla anavatan ile de büyük ölçüde kültürel alışveriş gerçekleştirme şansına sahip olmuştur.

Doğuda bunlar olurken Batı Anadolu ve Balkanlara hükmeden Osmanlı hanedanlığının, Anadolu’nun geri kalanındaki Türk devletlerine bakış açısı “öteki” şeklinde gelişim göstermiş ve bu durum tarih perspektifine ve yazımına sirayet etmiştir. Birkaç yüzyıl sonra Anadolu’nun geri kalanına hükmetmeyi başarması da bu Türk devletlerini ortadan kaldırmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu durum gerçekleştiği sıralarda ise Osmanlı Devleti zaten bir dünya gücü haline gelmiş bulunuyordu ve büyük bir coğrafyaya hükmeden sultanlarının ajandasında Avrupalı “kafirler” ile giriştikleri kutsal mücadeleler ilk sırada geliyordu. Bu durum eskiden “öteki” olarak görülen Türk beldelerinin kendi hegemonyasında olmasına rağmen unutulmasına/geri planda kalmasına sebep oldu. Bu durumun yansımalarını bütün bir Osmanlı coğrafyasına yayılmış olan somut kültür varlıklarından gözlemlemek mümkündür.

Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’yu hakimiyetine alırken, bu bölge ile aynı Türk kültür havzasını paylaşan ve hemen hemen tamamen aynı kültürel özellikleri sergileyen Azerbaycan bölgesini himaye edememesi, havzayı siyasi bir sınırla ikiye bölmüştür. Bir müddet sonra Azerbaycan bölgesi Safevi egemenliğinde kalmış ve sonraki süreçte bağımsız hanlıklar ve Rus istilası gelmiştir. Ancak yine de Rusların bilinçli ayırma hareketleri başlayana kadar bölge ahalisinin kültürel alışverişini kati surette kısıtlayacak dirayetli bir fiziki veya beşeri unsur henüz mevcut değildi. Öte yandan artık Batı Anadolu ve Türkistan Türk kültür havzalarının kültürel etkileşimi büyük ölçüde gerilemeye yüz tutmuştu.

Bu yaşanan gelişmeler, Anadolu’nun muhtelif yörelerinde “muhtariyet” sergileyecek bir şekilde yüzlerce yılda gerçekleşen kültürleme-kültürlenme sürecinin odaklarından birisinin diğerleri üzerinde tahakküm kurması anlamına geliyordu. Tahakküm kuranın yazdığı tarih, milletleşme sürecini şekillendirdiğinden Anadolu Türk kimliği Batı Anadolu menşeili bir perspektifin bünyesinde filizlendi. Karamanoğlu, Danişmendoğlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu’nun toprakları ya tamamen ya da büyük ölçüde Osmanlı egemenliğine girmişti. Her birisinin gerçekleştirdiği, vücut verdiği Türk kültür havzaları müthiş kültürel zenginlikte bir Türk yurdunun harcı olmuştu. Anadolu vatan olmuştu; lakin tarih, bu kültür havzalarından birisinin ağırlığıyla bükülmüştü. Bu perspektif 21. Yüzyıla geldiğimiz şu günlerde hala büyük ölçüde hakimdir.

Doğu Anadolu-Azerbaycan Türk kültür havzası yaşadığı bu ilk siyasi bölünme ve ardından unutulmayla gelen yozlaşmaya rağmen yüzlerce yıl yaşadı. Türk kültür havzalarının bu manzarasını gözden kaçırmadan Zengezur olayının incelenmesinde fayda vardır. Zengezur olayının yarattığı tahribatı daha iyi anlayabilmek, analiz edebilmek adına tarihi bağlam içerisindeki bu genel manzaraya değinmek zaruri idi.

Siyasi teşkilatlardaki ve mensubu olunan devletlerdeki farklılaşmaya rağmen devam eden kültürel alışveriş; Zengezur koridoru, bir bıçak gibi Türk dünyasını ortadan ikiye bölene kadar devam etmişti.

zengezur_koridoru

Zengezur Koridoru ve Türk Kültür Havzalarının Kopuşu

Rusların güçlenerek güneye doğru yayılma siyasetinin, olumsuz etkileri en çok Türk dünyasını vurmuştur. Planlı ve sistematik şekilde gerçekleştirilen yayılma siyaseti; askeri ve siyasi gücün, eğitpolitiğin her türlüsüyle desteklenmesi neticesinde adeta onarılamaz yaralar açmıştır. Bir yandan Türk coğrafyası postallarla çiğnenirken, diğer yandan zihinler bulandırılmış, diller çelinmiş ve kitleler milli şuurdan yoksun bir hale sokulmaya çalışılmıştır.

Rusların Kafkasya, Türkistan ve Anadolu’daki yayılma siyasetleri büyük ölçüde bizim “Deli” olarak nitelendirdiğimiz Çar I. Petro’nun siyasetine dayanır. Orta Asya ve Hazar dolaylarına daha önceden araştırma ekibi göndermiş olan Petro, 1722’de İran’ın zayıflığından yararlanarak Hazar bölgesini işgale girişmiş ve Hazar denizinin batı kıyılarında kazanımlar elde etmiştir. Bu sefer sırasında sağlığı bozulan Çar, 1725 yılında öldüğünde geride cihan hakimiyetini öğütleyen bir vasiyetname bırakmıştır (Mustafayev, 2013). Deli Petro’nun vasiyetnamesinde Kafkasların ve Orta Asya’nın ele geçirilmesinde kilit rolü “Hive hanlığı”nın oynayacağı belirtilmiştir. Petro bu maksatla Hazar denizinin batı kıyılarını ele geçirdikten sonra burada bir donanma kurmuş ve buradan Harzem denilen Türk illerine sıçrayarak donanmasını Aral gölüne nakledip, Ceyhun nehri vasıtasıyla Hindistan’a inmeyi hedeflemiştir (Sadullah, 1979’dan akt. Mustafayev, 2013: 19). Kafkasya’nın istilasına da büyük önem verdiği anlaşılan Petro’nun, vasiyetnamesinde bu bölge ile ilgili olarak şunları söylediği belirtilmektedir;

Gürcistan, Kafkaslarda İran’ın şah damarı pozisyonundadır. Bunun için Gürcistan’dan önce Ermenistan ve Azerbaycan’ı (güney ve kuzey) zapt edip, İran’ın dahili dehalarını kendinize hademe yapmanız gerekir”.

Rusya sınırları Avrupa’da Kuzey Baltık Denizi’nin kuzeyine kadar, güneyde ise Karadeniz’e kadar genişlemelidir. Bunların içerisine Ermenilerden meskun araziler de dahil edilmelidir”.

Türklerin doğu vilayetlerini Ermenilerden meskun arazilere dönüştürünüz.” (Mustafayev, 2013:20-21).

Tarihi olaylar göz önünde bulundurulduğunda Rusların, ya Petro’nun vasiyetini gözeterek ya da jeopolitiğe göre şekillenmiş bir stratejinin gereği olarak Kafkasya’ya ordular sevk ettiği ve İran ile karşı karşıya geldiği görülmektedir. 1804’de başlayan mücadeleyi Rusya kazanmış ve Azerbaycan coğrafyasında bulunan Revan, Nahçivan, Gence, Karabağ, Şeki, Şirvan, Bakü, Kuba hanlıkları fiili olarak Rusya’nın egemenliğine geçmiştir. İran’ın bu durumu resmi olarak kabullenmesi ise 1813 yılında imzalanan Gülistan antlaşması ile olmuştur. Ancak kısa süre sonra toparlanan İran ordusu, Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirmek için 16 Temmuz 1826 günü taarruza geçmiş, kazandığı geçici başarıların ardından tekrar kayıplara uğramış ve yenilgiyi kabullenmiştir. Bunun üzerine 1828 yılında Tebriz’in güneyinde bulunan Türkmençay kasabasında, Türkmençay Antlaşması imzalanmıştır (Yeşilot, 2008: 188-189). Bu antlaşma ile Azerbaycan resmen güney-kuzey olmak üzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Azerbaycan, Rusya’nın egemenliğinde kalırken; Güney Azerbaycan, İran topraklarına dahil olmuştur. O tarihte başlayan bölünme, günümüze kadar devam etmiş olup halen sürmektedir.

1826-1828 yılları arasında gerçekleşen bu savaş esnasında İran’dan Azerbaycan’a 18 bin Ermeni ailesi gelmiştir. Antlaşmanın imzalanmasının ardından Ermeni göçlerinin arttığı bilinmektedir; 1828-1830 yılları arasında İran’dan 40 binden fazla Ermeni’nin, Osmanlı Devleti’nden ise yaklaşık 84 bin Ermeni’nin Gence ve Revan’ın en verimli arazilerine yerleştirildiği bilinmektedir (Yeşilot, 2008: 192). Rusların bu girişimi, henüz 19. yüzyılın başında iken başlamış ve Güney Kafkasya’da Azeri nüfusu azaltıp, Ermeni nüfusu arttırmak için çeşitli nüfus düzenlemeleri yapmışlardır.  Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’a iskanı, iki temel strateji üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi; İran ile imzalanan Türkmençay Antlaşması’nın muğlak olan 15. maddesinin de kullanılmasıyla İran’da yaşayan Ermenilerin Kuzey Azerbaycan topraklarına göç ettirilmesidir. Antlaşmanın 15. maddesinde “Güney Azerbaycan’da yerleşen ahalinin istedikleri takdirde Rusya’ya göç edebilecekleri ve bunlara müsait imkanlar yaratılacağı” (Yeşilot, 2008) belirtilmiştir.

Rusya’nın bu konudaki ikinci stratejisi ise; Ermeni çetelerine sağladığı destekle Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen terör eylemleri neticesinde, Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirlerle huzuru bozulan Ermenileri bölgeye toplamak şeklinde olmuştur. Bu sıralarda Osmanlı Devleti ise Sırp ve Yunan isyanlarıyla meşgul bulunuyordu.

On sekizinci yüzyılın sonu ile 19. Yüzyılın başlarında Ermeniler, Rusların teşvik ve desteğiyle önemli ölçüde Güney Kafkasya’ya yerleştirildiler. Berlin Kongresi’ne katılan ülkelerden cesaret alan Ermeniler, Doğu Anadolu’nun birçok yerinde terör estirmeye başladılar. İsyancıların dışarıdan destek alarak gerçekleştirdikleri tahribat, dayanılmaz boyutlara ulaşınca Osmanlı Devleti, isyancı Ermenileri yurt dışına çıkarmaya karar vermiştir. İşte Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’a toplu halde göç etmeleri, bu tarihten itibaren başlar. Bu göçler, bir anlamda Rus Çarlığı’nın 19. yüzyıl önecelerinde başlattıkları “göç/yerleştirme siyaseti”nin devamı niteliğindedir (Guliyeva, 2004: 9). Peki Çarlık Rusyası neden Ermenileri Kuzey Azerbaycan’da iskan etmek istemektedir? Bu sorunun tek bir cevabı vardır; Türk dünyasını parçalamak. Öncelikli ve yakın amaç, Kuzey Azerbaycan’ı kendi içerisinde bölmek ve Nahçivan’ı doğudan ayırmaktır. İkinci ve orta vadeli amaç ise; Anadolu Türklüğü ile Azerbaycan Türklüğü arasına bir Ermeni seti çekmektir. Bu iki hedef, aynı zamanda Anadolu Türklüğü ile Türkistan Türklüğü arasında köprü vazifesi gören Azerbaycan coğrafyasının parçalanmasına hizmet etmektedir.

1905 yılında Rusya’da gerçekleşen I. Rus Devrimi sırasında yaşanan boşluğu fırsat bilen Ermeniler, Kuzey Azerbaycan’da Bakü, Revan, Nahçivan, Karabağ, Zengezur, Pembek, Gence, Tiflis, Borçalı ve diğer bölgelerde Rusların gözü önünde binlerce suçsuz insanı öldürdü ve 158 Türk köyünü dağıtarak yerle bir etti (Valehoğlu, 2012: 275). I. Dünya Savaşı ve 1917 Devrimi’nin yarattığı şartları da fırsat bilen Ermeniler, 1918 Mart ayında Bakü Komunası tarafından genellikle Bakü’yü Türklerden “arındırmak” maksadıyla hareket etmişlerdir. Türk ve İslam adına milli-manevi ne varsa izlerini silmeye çalışmışlar ve Bakü’nün büyük kısmını harabeye çevirmişlerdir (Mustafayev, 2013: 18-19).

1918 yılına kadar oluşturulan bu tampon bölgede Ermeniler, tüm bu göçlere rağmen azınlık olarak kalmışlardır. Ermenilerin şimdiki Ermenistan’da çoğunluk olması, 1918-1920 ve 1930-1946 yıllarında bölgedeki Türklere karşı yapılan “etnik temizlik” ile mümkün olmuştur (Necef, 2000’den akt. Mustafayev, 2013: 22). Bu vesileyle 1920’li yıllarda Azerbaycan’ı parçalama ve bölgede Ermeni hakimiyeti kurma siyaseti büyük ölçüde hedefine ulaşırken; Borçalı bölgesi Gürcistan’a; Samur Tabasaran, Derbent Dağıstan’a; Erivan ve Zengezur bölgeleri ise Ermenilere ait oluyordu. Aynı amaçla Karabağ’ın dağlık kesiminde de 1923’de özerk bir cumhuriyet kuruldu (Guliyeva, 2004: 9).

Özellikle Zengezur’un Ermenistan’a bırakılması, Rusya’nın küçük bir toprak parçasını kullanarak attığı büyük bir stratejik adımdır. Zengezur bölgesi, 40-45 kilometre eninde olup Azerbaycan ile Nahçivan’ı birbirinden ayıran stratejik konumdaki bir bölgedir. 1920 yılında Zengezur’da yaşayan 224.197 kişilik nüfusun yüzde 70’i Türklerden oluşmaktaydı. Ahalisi Türklerden ibaret olan Zengezur’a Rusya tarafından Ermeniler aktarılmıştır. Bunun neticesinde Türklerin yaşadığı köylerin sayısı 1931’de 87’ye, 1986 yılında ise 40’a inmiştir. Bu azalma, katliam ve göçe zorlama olayları neticesinde meydana gelmiştir. Örneğin 1918 yılındaki katliamda Zengezur’un 115 köyü yok edilmiş; 3257 erkek, 2776 kadın ve 2196 çocuk öldürülmüş; 1060 erkek, 794 kadın ve 485 çocuk yaralanmıştı. Bu olaylar sırasında 50 bin Türk de göç ederek köylerini boşaltmak zorunda kalmıştı (Seferli, 2014). Böylelikle Zengezur’un bir set gibi Nahçivan ile Azerbaycan’ın geri kalanı arasına çekilmesiyle Türk dünyasının içinde yapay bir coğrafi engelin teşekkülü tamamlanmış oldu. Neticede özetlenecek olursa; önce kuzey-güney olarak bölünen Azerbaycan coğrafyası, Kuzey Azerbaycan’ın kendi içerisinde adeta yapboz tahtasına çevrilmesiyle tekrar parçalanmış ve Anadolu Türk kültür havzası ile Türkistan Türk kültür havzası arasındaki köprü yok edilmiştir.

Rusya, bu sürece paralel şekilde Türkistan Türk kültür havzasını da kendi içerisinde bölme politikalarını başarılı bir şekilde yönetmiş ve İlminsky’nin eğitpolitik hamleleriyle Ruslaştırma ve asimilasyon politikalarını yürürlüğe koymuştur (Kızıl, 2013: 20-21).

Türk dünyası, 21. yüzyılda benzer bir koridor tehdidiyle yüzyüze kalmış durumda bulunmaktadır; Anadolu Türklüğü ile verimli ovalar kültür havzasında yerleşik olan Ortadoğu Türk kültür havzası arasında oluşturulmaya çalışılan yapay Kürt koridoru gibi.

Zengezur Koridorunun Hatırlattıklarıyla Kuzey Suriye Koridoru

Türklerin bugünkü Suriye topraklarına gelişi, 11. yüzyıl başlarına dayanmaktadır. Yani Türkistan’dan başlayan büyük Oğuz göçü, Anadolu ile birlikte bu coğrafya üzerine de yayılmıştır. Halen Suriye’de 3,5 milyon Türkmen yaşamaktadır.Yoğun olarak yaşadıkları yerler Halep, Lazkiye, Humus, Hama ve Şam vilayetleridir (Mustafa, 2015). Bu yerleşimlerin pek çoğunda ağır saldırılara maruz kalarak Suriye İç Savaşı’nın en mağdur kesimlerinden birisini oluşturmaktadırlar. Özellikle Hama-Humus bölgesinde yaşayan Türkmenler “etnik temizlik” ile karşı karşıya kalarak en ağır saldırılarla burada yüzleşmişlerdir (Mustafa, 2015). Diğer yandan Bayır-Bucak denilen Lazkiye bölgesinde de Suriye Ordusu ve Rus Hava Kuvvetleri tarafından önemli saldırılara maruz kalmışlar, özellikle bu bölgede direniş göstermişlerdir.

Küresel güçlerin yapay devlet oluşum deneyinin İsrail ve Ermenistan’daki başarısı göz önünde bulundurulursa, Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’taki olayların tüm demografik sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir. Zira bölgedeki müthiş propaganda savaşı, bazı ayrıntıların gözden kaçırılmasına sebep olabilir. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütünün önce Irak ve Suriye orduları karşısında güç gösterisi yapması, Musul şehrinin kurşun atmadan teslim olması, örgütün buradan elde ettiği modern teçhizat ve ağır silahlarla Suriye’de pek çok bölgeyi ele geçirmesi, çoğu Orta Çağ’da dahi uygulanmamış vahşi katliam metotlarıyla pek çok insanı kameralar karşısında öldürerek bu anları dünyaya servis etmesi, başta Batı olmak üzere dünya kamuoyunu kendisinin “şeytani” bir güç olduğuna ikna etmesi, ele geçirdiği bölgelerdeki insanlara uyguladığı zulümlerle bölge halkını göçe zorlaması; akabinde bu “durdurulamayan” gücün PYD adı verilen bir terör örgütü tarafından, ABD hava gücünün de desteğiyle stratejik hiçbir önemi olmayan Ayn-el Arap kentinde tüm dünyanın canlı olarak izlediği bir “sinema filmi”nde tarumar edilmesiyle PYD’nin yüceltilmesi, kurtarıcı rolü biçilmesi, ABD ve Avrupa devletleri tarafından “meşru” şekilde kendilerine silah yardımı yapılması, bunun akabinde de PYD’nin yine kurtarıcı olarak Kuzey Suriye’nin kentlerini karışıklıklardan istifade ederek “oldu-bitti”ler neticesinde bir bir ele geçirmesi, ele geçirilen yerlere Kürt nüfusun geri dönmesi/yerleştirilmesi sahnelendi. Filmin sonlarına doğru, PYD’nin Doğu Suriye’den Akdeniz’e uzanan bir hattı kontrol etmek üzere olduğu gözlenmektedir. PYD’ye verilen propaganda desteğiyle, Ayn-el Arap savaşı örneğinde de görüldüğü gibi, Kuzey Suriye’deki olaylardan Kürt milliyetçiliği devşirilmeye çalışılmaktadır. Maya tuttuğu takdirde bölgeye ne gibi yansımalarının olacağı mikro ölçekte yaşanan tecrübelerle sabittir. Hat, Rusya’nın da devreye girmesiyle kapandığı takdirde, İran sınırımızdan Hatay’a kadar tek güney komşusu bir terör örgütünün elindeki koridordan ibaret olacaktır. Zira Kuzey Irak Kürt Yönetimi de sınır boylarını adeta PKK’ya teslim etmiş durumdadır. Bu hat, zaten parçalanmış durumdaki Türk dünyasının, unutulmaya yüz tutmuş bir havzasını daha bütünden kopardığı gibi, Anadolu Türklüğü’nün Arap Dünyası ile yüzlerce yıldır süren bağlantısını da ortadan kaldırmış olacaktır. Kuzey Suriye’deki koridorun oluşma süreci ve bölgede yaşanan demografik hareketler, Zengezur koridorunda yaşananları anımsatmaktadır. Bölgede PYD’ye destek veren Rusya’nın da bunu yapabilecek tecrübesi vardır.

Suriye_Kurt_Nusayrilerin_Ele_Gecirmeye_Calistiklari_Bolgeler_Haritasi

Türk kültür havzalarının fiziki olarak kopuşu, zaman içerisinde kültürel kopuşu da beraberinde getirmektedir. Türkistan, Anadolu ve Azerbaycan bağımsız Türk kültür havzaları bu durumun izleriyle doludur. Ortadoğu Türkmenleri’nin Türkmeneli kültür havzasını yaşatabilmelerinin yegane koşulu, Anadolu Türkleri ile bağlantılarını kaybetmemeleridir. Şu anda, Suriye Türkmenleri kendi topraklarında varlıklarını ve kimliklerini koruyamaz hale gelmişlerdir (Mustafa, 2015). Bugün Türk dünyasına düşen görevlerin başında ise, II. Zengezur olayının önüne geçmek gelmelidir.

.

Ömür KIZIL

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

_______________________________________

KAYNAKLAR

Guliyeva, V. (2004). Rusların Ermenileri Güney Kafkasya’ya Yerleştirme Siyaseti ve Azerbaycan Topraklarının Parçalanması. Karadeniz Araştırmaları (2), 7-12.

Kızıl, Ö. (2013). Türkistan’dan Anadolu’ya Setleri Parçalamak. Ankara: Murat Kitabevi.

Mustafa, A. (2015). Suriye’de Türkmen Gerçeği. Ankara: Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi.

Mustafayev, B. (2013). Cihan Hakimiyetini Moskoflara Öğütleyen Deli Petro’nun Vasiyetnamesi ve Ermenistan Devleti’nin Kurulmasında Etkisi. Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi (11), 17-27.

Seferli, H. F. (2014). Nahçivan’ın Abluka Durumu Zengezur’un Ermenistan’a Bağlanması ile Başladı. Yeni Türkiye (60), 1-7.

Valehoğlu, F. (2012). Birinci Rus Devrimi ve Güney Kafkasya’da 20. Yüzyılın İlk Ermeni-Türk Münakaşası. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi , 1 (1), 275-283.

Yeşilot, O. (2008). Türkmençay Antlaşması ve Sonuçları. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (36), 187-199.

[1] Bu makale 2023 dergisinin 180. Sayısında (Nisan-2016) yayımlanmıştır. Künye: KIZIL, Ömür (2016). Zengezur Koridorundan Azez’e Türk Dünyası’nda Yapay Set Krizi. 2023 Dergisi, Sayı: 180, ss.22-28.

[2] Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İlköğretim A.B.D., Sosyal Bilgiler Eğitimi

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz