Twitter Facebook Linkedin Youtube

RADİKALLEŞME VE CİHATÇILAR ÜZERİNE

SASAM Başkanı Süleyman ERDEM, yakın zamanda yayınlanan “Cihatçılar: El Kaide ve IŞİD’e katılanların hikayeleri” isimli kitabıyla ilgili olarak, Karar Gazetesi muhabiri Ürün DİRİER’in sorularını yanıtladı. (Haber metni için tıklayınız)

Ürün DİRİER: Gerçek bir dini dayanağı olsa bile bir insanı cihad adına ölmeye ve öldürmeye ikna etmek zor olmalı. İkna sürecinde kullanılan en temel unsur nedir?

Süleyman ERDEM: Dinin terör örgütlerince istismar edilmesi, diğer alternatiflere nazaran çok daha kolay olmaktadır. Zira dini konulardaki vaatler, “şehitlik” ve “Cennet” gibi daha çok öldükten sonraki hayata dair hususlardır ve hayatta iken karşılanmaları beklenememektedir. İnsanlara yapacakları eylemler karşılığında Cennet vaat edildiğinde, hiç kimsenin vaatte bulunanlardan bu dünyada bir Cennet talebi olamamaktadır.

Ahiret hayatına ilişkin bu vaatler, mücadele edilen tarafa karşı bir nefret duygusunun oluşturulması ve beslenmesi ile birleştirildiğinde, ölmek ve öldürmek çok da zor olmamaktadır. Bir topluluğa duydukları nefret nedeniyle, o topluluğa mensup kişileri insan olarak görmeyen ve onları kendi algılarında canavarlaştıran bireyler, topluluklar veya örgütler, düşman gördükleri topluluğa karşı uygulanan terör yöntemlerini (onları insan olarak görmedikleri için) meşru görürler. Mücadele edilen topluluk, devlet veya örgüt mensuplarının gerçekten cezaya layık, kötü ve hatta öldürülmeye layık kişiler olduğuna inandıran bir nefret, o kişilere karşı işlenen her türlü vahşice ve zalimce muameleyi meşru hale getirir ve suçluluk duygusunu ortadan kaldırır. Hele bu nefret, dini duygularla beslendiğinde, örneğin karşı taraf Allah’ın düşmanları olarak gösterildiğinde, öldürmek ve nefret edilen topluluğa zarar vermek için ölmek iyice kabul edilebilir hale gelmektedir.

Ürün DİRİER: Kaybedecek bir şeyi olmayan insanları bir örgüte çekmek daha kolay gibi görünüyor. Sizce bu böyle mi? Yoksa kaybedecek bir şeyi olanlar da radikal örgütlere çekilebilir mi?

Süleyman ERDEM: Evet, mantıken terör örgütlerine katılanların daha çok kaybedecek bir şeyleri olmayan bireyler olmaları beklenir. El Kaide ve IŞİD gibi İslam’ı istismar eden örgütlere katılımları açıklamaya yönelik oryantalist bakış açısı da bu şekilde zaten. Ama gerçek böyle değil. Bu örgütlere kaybedecek bir şeyleri olmayanlar kadar, hatta onlardan daha da fazla, kaybedecek çok şeyleri olanlar katılıyor. Kitapta incelenen kişilerin neredeyse tamamı, ekonomik sıkıntı yaşamayan, normal ve üstü ekonomik imkânları olan, çoğu eğitimli, yarısı evli ve normal birer sosyal hayatı olan kişilerden oluşuyor. Bunlar dışında basından takip ettiğimiz kadarıyla, ekonomik ve sosyal statüleri normalin çok üstünde olan kişilerin de bu örgütlere katıldıklarını görüyoruz. Kitapta da değinilen Abu Dabi’de atom mühendisi olduğu ve 60.000 Dolar maaş aldığı belirtilen Avusturya vatandaşı bir kadının IŞİD’e katılmak için sınırı geçmeye çalışırken Türkiye’de yakalanması, bunun örneklerinden sadece biri. Benzer durum, PKK ve diğer sol örgütler için de gözlemleniyor. Örneğin Çözüm Sürecinin başladığı dönemden sonra PKK’ya 10 binin üzerinde katılım olduğu ve bunların en az yarısının eğitimli gençlerden; kimi üniversite mezunu, kimi de hala üniversite öğrencisi olan kişilerden oluştuğu ifade ediliyor. Normal şartlarda üniversiteyi bitirdikten sonra en azından ortalama bir gelir düzeyine sahip olabilecek bu gençlerin, bu imkânları bırakarak terör örgütlerine katılıyor olmaları, sadece kaybedecek bir şeyleri olan kişilerin terör örgütlerine katıldıkları yönündeki savları geçersiz kılıyor.

Ürün DİRİER: Radikal örgütlere katılan insanların en temel ortak özellikleri gözlemlerinize göre neler?

Süleyman ERDEM: Radikal örgütlerin farklı ideolojilerden, dinlerden, mezheplerden ve milliyetlerden oluşabildikleri göz önüne alındığında, radikal örgütlere katılanların ortak özelliklerinin ideoloji, din, mezhep veya milliyet olamayacağı ortadadır. Bu özellikler dışında geriye eğitim durumu, ekonomik durum ve kaybedecek bir şeyi olup olmama gibi kriterler kalmakta. Bunların da ortak özellik olmadığını bir önceki sorunuzda cevaplamıştık. Bütün bunlar dışında geriye kalan iki seçenek var bence; nefret ve/veya radikal ideoloji… Nefret, radikal ideolojinin benimsenmesini; radikal ideoloji de nefreti beraberinde getiren bir bütünün adeta ayrılmaz parçaları aynı zamanda.

Ben, bu örgütlere katılanların ortak özelliklerinin başında belirli bir kesime (ülkeye, millete, din veya mezhep mensuplarına) karşı içlerinde barındırdıkları nefret olduğunu düşünüyorum. PKK’ya katılanların çoğundan, Kürt oldukları için kendilerinin veya yakınlarının kamu görevlileri veya toplum tarafından zaman zaman rencide edici muamelelere maruz bırakılmalarının kendilerini örgüte yönlendirdiği yönünde açıklamalar duyuyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyetine karşı kendilerinde oluşan ve PKK’nın başarılı propaganda yöntemleriyle büyütülen bir nefret, bu kişileri dağa yöneltebiliyor. Özellikle Batılı ülkelerden El Kaide ve IŞİD gibi İslam’ı istismar eden örgütlere katılanların çoğunda da bu durumu müşahede ediyoruz. Müslüman oldukları için bulundukları toplumlarda maruz kaldıkları kötü muamelelerin, ekonomik ve sosyal açıdan rahat bir hayat yaşamalarına rağmen bu kişilerde içlerinde yaşadıkları toplumlara karşı bir nefret oluşmasına neden olduğunu anlıyoruz.

Bu şekilde bireylerde oluşan nefret duygusu, bireyleri intikam alabilecekleri bir ortam aramaya itebiliyor. Bunun neticesi de radikal ideolojilerle tanışmak olabiliyor. Ancak tersi de yaşanabiliyor. Yani kişi bulunduğu toplumda gayet uyumlu bir hayat yaşarken, bir şekilde benimsediği radikal ideolojinin kendine dikte etmesiyle bir topluma, milliyete, dine veya mezhebe karşı nefret duymaya başlayabiliyor.

Ürün DİRİER: El Kaide ve IŞİD üye çekme konusunda benzer yolları mı izliyorlar?

Süleyman ERDEM: Temel olarak benzer yöntemler diyebiliriz. Ama IŞİD, bu konuda daha profesyonel çalışıyor. IŞİD, internet ortamını ve sosyal medyayı propaganda amaçlı olarak El Kaideye göre çok daha profesyonel kullanıyor. Aynı zamanda her türlü dehşet verici yöntemi kullanıp bunun medyada yankı bulmasını sağlayarak, ulaşmak istediği kesimlere rahatça ulaşmayı başarabiliyor. Normal bir insanı dehşete düşüren ve nefret ettiren bu eylemler, hedef kitledeki insanları sorgulamaya ve IŞİD’i araştırıp daha yakından tanımaya itiyor. Örgüt de İslam dünyasında Batı’ya karşı oluşan nefreti iyi kullanarak ve yapılan eylemleri kendilerinden menkul gerekçelerle meşrulaştırarak bu kişilerin kafalarını çelebiliyor. Yine El Kaide’nin ders halkaları şeklindeki gayr-ı resmi eleman kazanma tuzakları, IŞİD örneğinde bunlara ilave olarak resmi dernek ve vakıflarla daha fazla kişiye ulaşıyor. Bu şekilde resmi dernekler yoluyla IŞİD’e katılanların hikâyelerine, kitaptan ulaşılabilir.

Ürün DİRİER: El Kaide ve IŞİD arasındaki en temel fark sizce nedir?

Süleyman ERDEM: Benimsedikleri ideolojidir. El Kaide, Cihadi Selefilik olarak tanımlayabileceğimiz, IŞİD’in benimsediği Tekfirci Selefiliğe göre daha az radikal bir ideolojiye sahiptir. Bu iki ideoloji arasındaki en temel ayırım da; “tekfir”, yani birilerini kafir olmakla itham etmek hususunda ortaya çıkmaktadır. Bu ayrılık, en çok kendini demokrasi ile yönetilen İslam ülkelerinin halklarının tekfir edilip edilmemesi hususunda ortaya çıkmaktadır. Hem Cihadi Selefilik, hem de Tekfirci Selefilik, demokrasiyi şirk (Allah’a ortak koşma) olarak görmekte ve şirk olduğunu bile bile demokratik rejimi savunmanın ve bu rejime itaat etmenin insanı şirke (Allah’a ortak koşmaya) götüreceğini vaaz etmektedir. Ayrıldıkları nokta ise demokrasinin şirk olduğunu bilmeyen kişilerin durumuna ilişkindir. El Kaide, Müslüman ülke halklarının demokrasinin Allah’a şirk koşmak olduğu hususunda cahil olduklarını (demokrasinin şirk olduğunu bilmediklerini), cehaletin tekfir önünde bir engel olduğunu ve demokrasi ile yönetilen Müslüman halkları tekfir etmemek gerektiğini savunmaktadır. Tekfirci Selefiler ise, demokrasinin şirk olduğunu ve bunu bilmemenin mazeret olamayacağını, dolayısıyla da demokrasi ile yönetilen halkların müşrik (Allah’a şirk koşanlar) olduğunu savunmaktadırlar. Bu ayırım, Müslüman ülkelerde eylem yapılması ve eylemlerde müşrik olarak görülen Müslümanların da hedef alınması açısından önemli bir noktadır.

Ürün DİRİER: Kitabınızı kaleme alırken yaptığınız araştırma sürecinde görüştüğünüz örgüt mensuplarının hikâyelerine ilişkin aklınızda kalan ilginç detaylar nelerdi?

Süleyman ERDEM: Aslında görüştüğüm kişilerin her birinin hikayesi, ilginç detaylar barındırıyor. Tekfirci Selefiliği benimseyen ve IŞİD’e müzahir olarak nitelenebilecek, kendilerini Tebliğ Cemaati mensubu olarak tanımlayan ancak El Kaide üyeliğinden tutuklanan Erzurum Hınıs doğumlu Güler kardeşlerden örnek vereyim. Ağabey Güler, Tekfirci Selefiliği benimsemeden önce oldukça dindar bir kişiymiş. Fethullah Gülen’i takip ediyormuş. Askerdeyken Gülen’in kasetlerini dinlediği için eziyet bile görmüş. Kardeşi de kendisi gibi Gülen cemaatine mensupmuş. Ama Emrah’ın kafasında tam cevaplayamadığı bazı sorular dolaşıyormuş. Askerden sonra kardeşiyle birlikte Cübbeli’nin cemaatine katılmışlar, onun ve hocası Mahmut Efendinin sohbetlerinden etkileniyorlarmış. Emrah, camilerde sabahlara kadar ibadet ediyor, ağlıyor ve Allah’a niyaz ediyormuş. Ama 2004’te memleketinden bir arkadaşı vesilesiyle (kendi tabiriyle) ‘gerçek İslam’ ile tanışmış ve fikirleri %100 değişmiş. Camilerde sabahlara kadar ibadet edip gözyaşı dökmesini şirk olarak görmeye ve daha önce sohbetlerinden etkilendiği Mahmut Efendi’yi şerefsiz olarak nitelendirmeye başlamış. Emrah, kendisine tebliğ yapıldığında önce kabullenmek istememiş ama sonra tavsiye edilen kitapları okudukça kendisine tebliğ yapanların haklı olduklarını kabul etmiş. Bu durumu şöyle açıklamıştı: “Okudukça sisteme nefretim arttı, hem şirk işleyip hem de ibadet edenleri gördükçe ıstırap çekiyordum. Anneme tebliğ yaptım ama annem reddetti. Annem iman etmek üzere iken, Erzurum Çat’ta yerel bir Belam (imam için bu ifadeyi kullanıyor), onu vazgeçirdi. Anneme her telefonda tebliğ ediyorum. Bu hal üzere ölürlerse kabirlerine gitmeyeceğimi, kâfir olarak öleceklerini tebliğ ediyordum.”

Ürün DİRİER: Örgütlerin yeni genç üyeleri kendilerine çekmelerine engel olmak için devlet ya da STK düzeyinde neler yapılabilir?

Süleyman ERDEM: Maalesef Türkiye’de radikalleşme ile mücadelenin öneminin farkında olan pek fazla kurum yok. Başta ABD ve Avrupa olmak üzere pek çok ülke bu konuda çalışmalar yaparken, Türkiye’de radikalleşme ile ilgili çalışma yapan tek kurum Polis Akademisi bünyesinde 2006 yılında kurulan Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Araştırma Merkezi (UTSAM). Bu merkez de özel olarak radikalleşme çalışmıyor. Merkezde bu konuda çalışan hocalar olabiliyor sadece. Biz SASAM olarak bu eksikliği bir nebze olsun doldurabilmek için SASAM bünyesinde Radikalleşme Çalışmaları Merkezi (RAMER) kurduk.

Resmi istatistiklere göre sadece 2013 yılında El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi ile Irak Şam İslam Devleti saflarında savaşmak için giden 500 Türk bulunduğu bildirilmekteydi. Resmen tespit edilemeyenlerin ve her geçen gün yeni gidenlerin de olduğu düşünüldüğünde, bu sayının hali hazırda oldukça yüksek olması ve her geçen gün yükselmesi kaçınılmaz. Bunlara bir de PKK ve diğer sol örgütlere katılanları da ilave ettiğimizde karşı karşıya olduğumuz ciddi durumu algılamak daha kolay olur.

Terör örgütlerine katılımın önlenebilmesi için kolluk kuvvetlerinin yanında çok çeşitli kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütleriyle radikalleşmenin önlenmesine ilişkin ortak stratejilerin belirlenip bu stratejilerinin ortak ve tek elden yürütülen politikalar haline getirilmesi ve uygulamaya konulması gerekmekte. Bu noktada en önemli görevlerden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na düşmektedir. Çünkü Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisiyle; Selefilik, özellikle de Cihadi ve Tekfirci Selefilik akımları ile bu ideolojilerden beslenen El Kaide ve IŞİD gibi cihat ettiklerini iddia eden benzer örgütler, diğer İslam ülkelerinde ve Avrupa’daki Müslüman nüfus arasında olduğu kadar, Türkiye’de de zemin kazanmaya başlamıştır. Tunus’ta gençlerin Selefiliğe kaymaları ve aşırılık yanlısı Selefilerin ülke güvenliği için tehdit haline gelmesini Başbakan Gannuşi, şu şekilde izah etmiştir; “Bu gençler, İslam kaynaklarının kurutulduğu, dini eğitiminin yasaklandığı ve siyasi İslam’ın önünün kesildiği bir rejiminin kurbanları. İçerideki baskı dış akımların önünü açtı. Mutedil ve müsamahakâr Tunus halkının mizacında tekfir ve aşırılık yoktur.”

Gannuşi’nin de ifade ettiği gibi, dini eğitimin yeterli ve doğru kaynaklardan verilmediği durumlarda; bireylerin (özellikle de gençlerin) aşırı akımlara kapılmaları ve kendilerini terör örgütlerinin saflarında bulmaları, kuvvetle muhtemel hale gelmektedir. Bu nedenle de; hem yeterli ve doğru kaynaklardan dini eğitim verilmesi, hem de radikal akımlara karşı vatandaşlarımızın bilinçlendirilmesi hususlarında acilen tedbirler alınmalıdır.

Bu çerçevede kamu kurumlarından, üniversitelerden ve sivil toplum kuruluşlarından ilgili olanların katkılarıyla geniş kapsamlı stratejiler oluşturulmasına ve bu stratejilerin uygulamasını takip ederek kurumlar arasında koordinasyon sağlayacak, radikalleşme üzerinde yoğunlaşacak ve radikalleşmeye karşı bireylere ve ailelere psikolojik, dini vb. konularda profesyonel destek verecek bir kuruma acilen ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu kurum, radikalleşme ve radikalleşmenin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmalı, radikalleşme çalışmalarında diğer kurumlar arasında koordinasyon sağlamalı ve bu konularda vatandaşlarımıza ücretsiz danışmanlık hizmeti vermelidir. Bu kurum bünyesinde sosyolog, psikolog, ilahiyatçı ve siyaset bilimci gibi farklı disiplinlerden profesyoneller istihdam edilmeli ve disiplinler arası çalışmalar yapılmalıdır. Yine oluşturulacak kurum, radikalleşmeye karşı bilinç oluşturma faaliyetlerini yürütmeli; başta aileler olmak üzere, öğretmenler, imamlar ve STK yöneticileri gibi öğrencileri, cemaati ve üyeleri arasında radikalleşmeyi gözlemleyebilecek ve ilgili makamları uyarabilecek kamu görevlilerine eğitim ve seminerler düzenlemelidir.

Ayrıca bu kurum, radikalleşmeyle mücadelenin yanında, radikalleşmiş bireyleri ‘radikallikten kurtarma’ (de-radicalization) stratejileri de geliştirmeli ve bu konuda çalışmalar gerçekleştirmelidir. Bugün Irak, Suudi Arabistan ve Singapur gibi ülkelerde ‘radikallikten kurtarma’ stratejileri uygulanmakta ve bu stratejiler; eğitim, çalışma hayatına hazırlık, dini konularda diyalog ve mahkumiyet sonrası programları ile mahkum ve tutukluları topluma tekrar kazandırmayı ve onları topluma tekrar entegre etmeyi amaçlamaktadır. Benzer uygulamalara, başta IŞİD, El Kaide ve PKK olmak üzere diğer radikal örgütlere katılmış bireylerin rehabilitasyonu için ülkemizde de ihtiyaç duyulmaktadır.

 

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorumlar (1)

  1. […] Süleyman Erdem: Radikallesme ve Cihatcilar üzerine (Ürün Dirier – 04.06.2016) […]

Yorum Ekleyebilirsiniz