Twitter Facebook Linkedin Youtube

“ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ VE TÜRKİYE’YE MUHTEMEL ETKİLERİ” KONULU SÖYLEŞİMİZ GERÇEKLEŞTİ

Merkezimizce düzenlenen okuyucularımıza açık etkinliklerin 39.su, SASAM ABD Masası Direktörü Mümin Bumin SEZEN’in sunumuyla, “ABD Başkanlık Seçimleri ve Türkiye’ye Muhtemel Etkileri” konulu bir söyleşi şeklinde gerçekleşti.

Sayın SEZEN’e bilgilendirici sunumu için teşekkür ediyor, söyleşiden notları okuyucularımızın istifadesi için aşağıda sunuyoruz.

SÖYLEŞİDEN NOTLAR:

ABD Başkanlık Ön Seçim Süreci Nedir, Nasıl İşlemektedir?

Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti adına yarışacak başkan adaylarının belirlendiği ön seçimler Amerikan başkanlık seçim sürecinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 1 Şubat 2016 tarihinde gerçekleşen Iowa “Caucus” ile başlayan ön seçim süreci iki partinin Temmuz ayı içerisinde yapacakları ulusal kongreleri ile neticelenecek ve Kasım ayında yapılacak başkanlık yarışında Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti’yi temsil edecek olan adaylar kesinleşecektir.

İçeriği ve yapılış yöntemine bağlı olarak “Caucus” ve “Primary” olarak adlandırılan ABD ön seçimleri 51 Eyalet bazında (ayrıca belirleyici etkisi çok fazla olmayan ve eyalet statüsü taşımayan Guam Adaları, Porto Rico, Kuzey Mariana Adaları gibi bölgelerde) gerçekleşmektedir. “Caucus” olarak bilinen ön seçim türü, daha eski bir geçmişe sahip olmakla birlikte Iowa, Nevada, Minnesota gibi az sayıda eyalette uygulanmaktadır. Bu ön seçim türünde belirlenen alanlarda parti seçmenleri seçim günü toplanmakta, adaylarla ilgili dileyen seçmenler yaptıkları konuşmalarla fikirlerini açıklamakta ve bu şekilde yapılan tartışmanın ardından informal yollarla oylarını vermektedirler. “Caucus” ların sevk ve idaresi partilerin yerel teşkilatları tarafından yürütülmektedir. Öte yandan eyalet yönetimleri tarafından idare edilen “Primary”ler ise sandık başına giderek oy kullanma şeklinde klasik bir seçim uygulamasıdır. Bu önseçimlerde aday adayların birisine bağlılığını ilan etmiş olan delegeler her eyalette temel olarak nüfusa oranlı sayıda Temmuz ayında yapılacak ulusal parti kongresine gönderilmek üzere seçilmekte, ulusal parti kongrelerinde de seçilen bu delegeler oyları ile partilerin başkan aday adayları arasından Başkanlık seçimlerinde yarışacak başkan adayını belirlemektedir. Bu çerçevede, 21 Temmuz 2016 Cleveland’da yapılacak Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresinde 2.470 delege, 25 Temmuz 2016 tarihinde Philadelphia’da yapılacak Demokrat Parti Ulusal Kongresinde ise 4.765 delege başka adayını belirlemek üzere oy kullanacaktır.

Öte yandan, ulusal parti kongrelerine katılacak olan bütün delegeler ön seçimle belirlenmektedir. Bu noktada bilhassa Demokrat Parti’nin partiye mensup kongre üyeleri, valiler ve üst yöneticilerden oluşan ve “süper delege” olarak bilinen, ön seçimle belirlenmeyip ayrıca herhangi bir başka adayına destek vaadiyle bağlı olmayan delegelerinin varlığı ulusal kongre sürecinde çıkacak olan sonucun belirlenmesi noktasında önem taşımaktadır. Demokrat Parti Ulusal Kongresinde bu şekilde ön seçimle belirlenmemiş 714 “süper delege” oy kullanacak olup bu sayı toplam oy oranının yaklaşık olarak %15’ine tekabül etmektedir. Bu açıdan Demokrat parti içerisindeki bu süper delegelerin varlığı ön seçim sonuçlarını anlamsızlaştıracak derece rol oynayabilmekte ve parti üst yapısına dışarıdan gelen ve mevcut yönetim yapısının arzu etmediği adayları engelleyebilme imkanı tanımaktadır. Hillary Clinton ile Bernie Sanders arasında devam eden ön seçim rekabetinde Hillary Clinton şu ana kadar 457 süper delegenin desteği almışken Bernie Sanders için bu sayıda sadece 22’dir. Bu bakımdan, Hillary Clinton’ın yüzde onluk bir avantajla ön seçim yarışına başlamış olması partisinin ön seçimlerinin demokrasi düzeyi hakkında önemli eleştirilere yol açmaktadır. Cumhuriyetçi Parti’de de doğrudan ön seçimle belirlenmeyen ve “bağımsız delege” olarak adlandırılan delegeler bulunmakta ise de, gerek bu “bağımsız delegelerin” toplam delege sayısı içersinde %5 olan oranı gerekse de bu bağımsız delegelerin pek çoğu için var olan eyaletlerinin yaptığı aday tercihi doğrultusunda oy kullanma zorunluluğu bu önemini Demokrat Parti’deki emsaline göre azaltmakta ve sonuç üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olma imkanını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump örneğinde olduğu gibi parti dışından gelen ve parti yönetimi tarafından kabul görmeyen aday adaylarının ulusal kongredeki delege oylamasını kazanma şansı daha yüksek bulunmaktadır.

Ön seçimlerde her bir eyalet veya bölgeye ait delegelerin seçimde ise iki parti farklı yöntemleri benimsemiştir. Demokrat Parti’de delegeler %15’lik bir baraj uygulaması ile birlikte destekledikleri aday adayının aldıkları oy oranı nispetinde seçilmekte iken, Cumhuriyetçi Parti’de eyaletlere göre farklılaşan farklı seçim sistemleri uygulanmaktadır. Örneğin, New Hampshire, Nevada, Georgia, Teksas gibi eyaletlerde barajlı veya barajsız şekilde nispi yöntemle delege seçilirken, Florida, California gibi eyaletlerde en fazla oy alan adayın eyalete ait bütün delegeleri kazandığı; Missouri, West Virginia gibi eyaletlerde ise bu iki sistemden yararlanan oluşturulan karma bir sistem uygulanmaktadır.

Ön Seçimlerde Yarışan Aday Adayları ve Son Durum

Devam etmekte olan işleyiş sürecini kısaca özetlediğimiz ön seçimlerde Demokrat Parti’de eski Senatör ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Vermont Senatörü Bernie Sanders; Cumhuriyetçi Parti’de ise işadamı Donald Trup, Teksas Senatörü Ted Cruz, Florida Senatörü Marco Rubio, Ohio Valisi John Kasich ile emekli sinir cerrahı Ben Carson arasında aday olma yarışı devam etmektedir. 1 Mart 2016 tarihinde gerçekleşecek olan ve 11 eyalette ön seçimlerin yapılacağı “Süper Salı” öncesinde şu ana kadar Iowa, New Hampshire, South Carolina ve Nevada eyaletlerinde ön seçimler yapılmış olup, Demokrat Parti’de Hillary Clinton Iowa, South Carolina ve Nevada eyaletlerini kazanırken Bernie Sanders New Hampshire’da rakibini geçmiştir. Cumhuriyetçi Parti’de ise sadece Iowa’da Ted Cruz en yüksek oyu alan aday olurken diğer üç eyalette birinciliği Donald Trump kazanmıştır. Bu dört eyalette yapılan ön seçimler neticesinde aday adayların kazandıkları delege sayısı ise şöyledir: Demokrat Parti, H. Clinton: 91, B. Sanders: 65; Cumhuriyetçi Parti: D. Trump: 82, T. Cruz: 17, M. Rubio:16, J. Kasich: 6, B. Carson: 5.

Hillary Clinton’ın Barack Obama Yönetimi’nin silahsızlanma, sağlık sigortası, azınlık ve göçmen hakları gibi konulardaki reformlarını sürdürme, orta gelir ve alt gelir grupları lehine ekonomik politikalar uygulama gibi vaatlerle sürdüğü seçim kampanyası kendini “Demokratik Sosyalist” olarak tanımlayan ve gelir dağılımı eşitsizliğini kampanyasının ana teması haine getiren bu çerçevede ücretsiz üniversite eğitimi, bütün nüfusu kapsayan kapsamlı sağlık güvencesi, yüksek gelir gruplarından daha yüksek vergi alma yoluyla gelir transferi gibi vaatlerle ortaya çıkan Bernie Sanders tarafından samimi ve yeterli olmamakla eleştirilmektedir. Bu noktada, Wall Street şirketleri tarafından Hillary Clinton’a verilen destek Bernie Sanders’ın suçlamalarını kuvvetlendiren bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de iki adayın topladığı bağış miktarlarına ve bileşenlerine baktığımızda Hillary Clinton’a finans-kapital çevrelerinin kendisinin orta ve alt gelir gruplarının temsilcisi olma savını zedeleyen güçlü desteğini görmekteyiz. Örneğin iki demokrat adayın en yüksek on bağışçısına bakıldığı zaman H. Clinton’ın listesinde Citibank, Morgan gibi Wall Street kuruluşları ile büyük holdingler ön plana çıkmakta iken, Sanders’ın ilk on listesinin tamamına yakının sendikalardan oluştuğu gözden kaçmamaktadır. Wall Street desteğini sosyal politikalar konusundaki vaatleriyle çelişmediğini savunan H. Clinton’ın Sanders’a yönelik en önemli eleştirisi ise kampanyasının sadece gelir eşitsizliği üzerine temellenen tek bir boyuttan ibaret olması ve ABD Başkanlığının ilgilenmesi gereken çok farkı iç ve dış politika sorunları ile yeterli hazırlığının olmadığı şeklindedir.

Önüne demokratik sıfatını koymuş olsa dahi kendisi Sosyalist olarak tanımlayan bir adayın bu sözcüğe karşı antipatisi iyi bilinen ABD halkından destek görmesinin mümkün olmadığı yönündeki görüşlerin ilk ön seçim sonuçları ile ciddi olarak sarsıldığını söylemek mümkündür. Sanders Iowa’da %51’ye %49’luk oy oranları ile Clinton’ın çok az gerisinde kalmışken, New Hampshire’da ise %60’a %38’lik bir oy oranı üstünlüğü ile ön seçimlerin kazananı olmuştur. Bernie Sanders’ın bu beklenmedik başarısının kurulu düzene veya Washington politikacılarına karşı Amerikan halkında biriken tepkinin demokrat parti seçmeni parti tarafındaki yansıması olarak okumak yanlış olmayacaktır. Ne var ki, B. Sanders’ın bir anda bütün bakışları üzerinde toplayan çıkışının uzun soluklu olmayacağı Güney Carolina ön seçim sonuçlarıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu eyalette Clinton’ın Sanders’a karşı %78’e %23 gibi çok büyük bir oy oranı farkıyla kurduğu üstünlük Sanders’ın başkanlık iddiasının mucizeye yakın bir olasılıkta bulunduğunu ortaya sermiştir. Bu durum, tek bir eyalette Sanders’ın seçim kaybetmesinden değil fakat Güney Carolina’da siyahî seçmenin %85’nin oyunu H. Clinton için kullanmasıyla ortaya çıkan Demokrat Parti seçmeni içerisinde belirleyici yer tutan siyahî seçmenler üzerindeki Clinton’ın mutlak hâkimiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, süper delegelerin desteği sayesinde %15’e yakın bir oranda avantajla yarışa başlayan Clinton’ın bunun üstüne azınlık grupların desteğini de arkasına almış olmasının Demokrat Parti içerisindeki yarışın sonucunu kesinleştirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Cumhuriyetçi Parti’de ise çok daha ateşli, sonucu açık ve bu haliyle ilginç bir yarış devam etmektedir. Bu cephedeki en önemli isim olarak kuşkusuz şu ana kadarki başarısıyla neredeyse bütün siyaset gözlemcilerin ve uzmanların başlangıçtaki analizlerini boşa çıkartmış olan Donald Trump ön plana çıkmaktadır. Donald Trump başkanca bulunmayan üslubu, Meksika ile ilgili güney sınırına duvar inşası ve 12 milyon yasadışı göçmenin tamamını sınır dışı etme şeklindeki vaatleri, Başkanlığı durumunda Müslümanların ülkeye geçici bir süre alınmayacağı gibi radikal açıklamaları ile birlikte sadece rakip Demokrat Parti’den değil fakat adaylığı için yarıştığı Cumhuriyetçi Parti’den de çok ağır eleştiri ve suçlamalar ile karşı karşıya kalmıştır. Trump’un bu suçlamaları ise Amerika’nın yaşadığı sorunları kurulu düzen tarafından dayatılan siyaseten doğruculuk baskısına ve çıkar grupları ve lobilerin elinde oyuncak olan politikacılara karşı yozlaşmış siyaset kurumu dışından gelen, kampanyasını kendi cebinden finanse ederek hiçbir çıkar grubuyla maddi bir bağımlılık ilişkisi içerisine girmeyen, ülkenin sorunları siyaseten doğruculuk adına dile getirmekten korkmayan ve sadece konuşup icraatta bulunamayan politikacıların aksine ülkesinin problemlerini siyaseten doğrucu olmama korkusu yaşamadan dile getirip bunların çözümü için somut vaatlerde bulunan tek isim olarak kendini lanse etmek suretiyle cevaplandırmaktadır. D. Trump’un pek çok çevre tarafından demagojik ve popülist bulunan bu söyleminin Amerikan halkı içerisinde ciddi bir karşılık bulduğunu şu ana kadar yapılan ön seçim sonuçlarından ve ilerisi için yapılan anketlerden görmekteyiz.

Cumhuriyetçi Parti içerisindeki yarışın diğer isimlerine baktığımızda ise hakkındaki en iyimser ihtimal Başkan yardımcılığı karşılığı adaylardan biri lehine yarıştan çekilme senaryosu olarak görülen John Kasich ile ciddi bir şansı olmadığı kesinleşen Ben Carson dışında iki ismin iddiasını sürdürdüğünü görmekteyiz: Ted Cruz ve Marco Rubio. Marco Rubio’nun Kübalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak Cumhuriyetçi Parti’nin fazla destek bulamadığı Latin seçmenden alabileceği destek, Cumhuriyetçi Partinin ana akım politikalarına yakınlığı ve ılımlı çizgisi ile beklentilerin çok altında aldığı düşük oy oranları neticesinde Güney Carolina ön seçimleri sonrası yarıştan çekilen Jeb Bush’tan sonra Cumhuriyetçi Partinin “establishment” olarak nitelenen üst yönetimi tarafından desteklenen aday adayı olarak ön plana çıktığını görmekteyiz. Koyu muhafazakar söylemi ile Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadının temsilcisi olarak görülmekte olan Teksas Senatörü Ted Cruz ise ve Donald Trump’a kıyasla parti “establishment”ı tarafından desteklenecek bir isim olarak kabul edilse dahi aşırı bulunan görüşleri ile bu yapının tercih sıralamasında Marco Rubio’dan sonra gelen isim görünümündedir. Bu noktada Trump dışında kalan iki ciddi adayın söylemi de Trump’un kemikleşmiş %35’lik bir desteği olduğu ancak, kalan %65 Cumhuriyetçi Parti seçmeni tarafından kabul görmeyeceği, dolayısıyla Trump’u durdurmanın tek yolunun muhalefetin tek bir aday arkasında birleşmesi olduğu tezine dayanmaktadır. Ancak gerek Ted Cruz ve gerekse de Marco Rubio’nun arkasına birleşilmesi gereken bu adayın kendileri olması gerektiği yönündeki ısrarının devam ettiğini görmekteyiz. En yüksek oy alan adayın bütün delegeleri kazanacağı eyaletlerdeki ön seçimlerin 15 Mart ile birlikte başlayacağı göz önüne alınırsa, bu iki isimden birinin diğeri lehine adaylıktan çekilmeme konusundaki tutumunun devam etmesi halinde D. Trump’un önünü kesme konusunda başarı gösterebilecekleri oldukça şüpheli… Bu noktada dile getirilen bir başka senaryo da ön seçimler neticesinde hiçbir aday adayının adaylık için gereken %51 oranındaki delege sayısına ulaşamaması ve Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresinin bu şartlar altında toplanması. Gizli pazarlık, kirli siyaset oyunları, rüşvet gibi olumsuz uygulamalara açık kapı bırakan ve “brokered convention” olarak adlandırılan böyle bir kongrenin toplanması çok yüksek bir olasılık olarak görülmemekle birlikte, Cumhuriyetçi Parti “establishment”ın Trump’un adaylığını her ne pahasına olursa olsun engelleme iradesinin devamı halinde bu olasılığın gerçekleşebileceğini de not etmek gerekir. Bu durumun Trump’un en yüksek oyu alan aday olmasına rağmen önünün parti yönetimi tarafından kesildiği gerekçesiyle bağımsız başkan adayı olarak seçime girmesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin oylarının bölünmesine neden olması gibi gelişmelere açık kapı bırakması nedeniyle çok kolay tercih edilemeyeceği varsayılmalıdır.

Aday Adaylarının Dış Politikaya Bakışları ve Türkiye’ye Etkisi

Başkanlık için yarışan isimlerin dış politika görüşleri ve bunların Türkiye’ye etkilerine ilişkin çok kapsamlı bir değerlendirme yapmak, gerek Amerikan dış politikasının başkanların tek şekillendirici olabilmesini engelleyen çok bileşenli yapısı, gerekse de Başkan adaylarının ön seçim sürecinde iç politika konularına ağırlık vererek dış politika geneli ve Türkiye veya Ortadoğu özelinde yeterli sayıda somut söylemde bulunmamış olması nedenleriyle çok mümkün görünmese de, şu ana kadar söylem ve çizgilerinden bazı ipuçlarını yakalamak imkanı bulunmaktadır. Bu çerçevede, H. Clinton’ın dış politika yöneliminin mevcut Obama Yönetimininkinden çok farklılık taşımayacağını söylemek yanlış olmaz. Bu noktada Marco Rubio’nun da bazı eleştiriler getirmekle birlikte mevcut Amerikan Ortadoğu politikasından esaslı bir sapma getirmeyeceğini varsayabiliriz. Bu açıdan bölgemiz için esaslı değişikliğin Donald Trump veya Ted Cruz’un başkanlığı durumunda geçerli olabileceğini varsaymak yanlış olmayacaktır. Donald Trump’un bölgemiz için etki doğurabilecek dış politika söylemlerinde başkanlığı halinde IŞİD’in imhasının birinci öncelik olacağı ve İran ile ilişkilerin yumuşaması sürecinin sona erdirileceği sonuçlarını çıkarmak mümkün, bununla birlikte Trump’un esasen Amerikan milliyetçiliğine dayalı söylemlerinden kendi yönetimindeki bir Amerika’nın Ortadoğu’da rejim değişikliği içeren politikaları uygulama noktasında çok ısrarlı olmayacağı, bölgeye sadece dar boyutlu ulusal güvenlik penceresinden bakılabileceği görülmektedir. Trump’ın Cumhuriyetçi parti “establishment” ile arasını açan Rusya ile IŞİD’in ortadan kaldırılması noktasında işbirliğine sıcak bakan açıklamaları veya Irak savaşının Ortadoğu’yu istikrasızlaştırmakla neticelenen büyük bir hata olduğu yönündeki söylemini bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır. Ted Cruz’un ise mevcut Amerikan dış politikasıyla kendisini ayıran temel farklılığının izlerini ise Mübarek, Kaddafi, Esed gibi diktatörlerin varlığının bölgede istikrarı sürmesine devam ettiği sürece Amerikan çıkarları açısından faydalı olduğunu belirten, İsrail’in güvenlik sağlamak adı altında İran’ın nükleer silah edinmesiyle neticelenilecek herhangi bir adımının direk Amerikan askeri müdahalesi ile engelleme taahütünü içeren açıklamalarından sürmek mümkün. Bunun yanında Ted Cruz’un IŞID ile mücadelede bölgedeki Kürt unsurlarla işbirliği yapma gerekliliğiyle ilgili olarak diğer adaylara nazaran daha kararlı olduğunu da vurgulamalıyız.

Sonuç olarak başkanlık yarışı sürecinde şu ana kadar ortaya tablon başkanlık için ciddi şansı bulunan dört adaydan H. Clinton ve M. Rubio’nun seçilmesi halinde bölgemizdeki mevcut Amerikan politikasının devamını, D. Trump ve T. Cruz’un seçilmesi halinde ise ülkemizi etkileyecek dış politika değişikliklerinin yaşanmasının kuvvetli bir olasılık olduğunu işaret etmektedir.

SÖYLEŞİDEN KARELER:

IMG_1959IMG_1955IMG_1956 20160301_190016 20160301_19001220160301_185341 IMG_1951

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz