Twitter Facebook Linkedin Youtube

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – RUSYA İLİŞKİLERİ

Muhammed IŞIK

Muhammed IŞIK

19 Mayıs 1919 tarihinde, Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basması ile Millî Mücadele başlamıştır. Bolşeviklerle ilk temas ise Mustafa Kemal’in bir sonraki durağı olan Havza’da gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal’in Havza’da bir Rus yetkili ile görüştüğü bilinmektedir.

Millî Mücadele’nin ilk yıllarında Türk-Sovyet ilişkilerinde belirsizlikler hat safhadadır. Erzurum Kongresinde alınan bir kararla Dr. Fuat Sabit ve Dr. Ömer Lütfi Beyler, Sivas Kongresinden sonra da, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa Moskova’ya gönderilmiştir.

Batı emperyalizmi ile mücadele eden Türk Hükümeti içerisinde de Bolşevik kuvvetlerle yakınlaşma fikrine sahip olanlar bulunmaktadır. Kazım Karabekir Paşa bu konuyla ilgili olarak; Bolşeviklerin Kafkasya’da harekâta başlamasına kadar, Türk Hükümeti’nin Bolşeviklerle güçlerini birleştirmeye sıcak baktığını ifade etmiştir.

TBMM’nin açılmasında üç gün sonra Mustafa Kemal, Lenin’e yazmış olduğu mektubunda iki devlet arasında bir ittifak kurulması gereğinden bahsetmiştir.

Türk-Sovyet görüşmelerinin ilk safhasında, Anadolu’da, Kafkasya’da ve Rusya’da faaliyet gösteren birçok siyasi gücün bulunması, temsil sorununu ortaya çıkarmıştır. TBMM’nin açılmasından önce Bolşevik Hükümeti, Anadolu’dan gelen heyetlerin kimi temsil ettiğini anlamakta zorluk çekmiştir. Tüm bu sorunları ortadan kaldırmak için Bolşeviklerle Ankara Hükümeti arasında resmi temasların başlaması gerekli görülmüştür. İlk resmi heyet, Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey liderliğinde, 19 Temmuz 1920’de Moskova’ya ulaşmıştır.

İlk resmi heyete Ankara Hükümeti yedi maddeden oluşan bir talimat vermiş ve heyeti Bolşevik Hükümeti ile bir ittifak antlaşması imzalanması doğrultusunda görevlendirmiştir. Heyetin Ruslarla görüşmeleri ise hayal kırıklığına yol açmıştır. Türk Heyeti, karşısında Ermeniler için tavizler isteyen ve ittifak antlaşmasına soğuk bakan bir Bolşevik Hükümeti bulmuştur. İlk resmi görüşmelerde Bolşeviklerin çekindiği diğer bir unsur da, Türklerin Batılı Devletler ile antlaşma yapabilme olasılığıdır.

16 Mart 1921 tarihinde onaylanan Moskova Antlaşması; bir önsöz, 16 madde ve 3 ekten oluşmuştur. Antlaşma, Türk Heyetinden Ali Fuat Paşa, Rıza Nur Bey ve Yusuf Kemal Bey, Rus Heyetinden ise Çiçerin ve Celal Korkmazov’un imzası ile onaylanmıştır. Türk-Sovyet ilişkileri açısından yeni bir dönemin başlangıcı olan bu antlaşma, geçmişteki sorunları ortadan kaldırmamış, aksine Batum’un Sovyetlere bırakılması ile yeni sorunlar ortaya çıkarmıştır. Moskova Antlaşması, her ne kadar Türk-Sovyet ilişkileri arasında yaşanan sorunları tamamen ortadan kaldırmasa da, uluslararası siyasette yalnızlıktan kurtulma ve ikili ilişkilerin netlik kazanması açısından gerek Türkiye’ye, gerekse Sovyet Rusya’ya avantaj sağlamıştır.

Genel olarak araştırmacılar, Moskova Antlaşması ile Türkiye’nin kazanç sağladığı görüşündedirler. Ancak Batum gibi ticari açıdan büyük öneme sahip bir limanın elimizden çıkması da küçümsenemeyecek bir kayıptır. Moskova Antlaşması’ndan altı ay sonra Türkiye’nin doğu sınırı, 13 Ekim 1921’de, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Hükümetleri ile imzalanan Kars Antlaşması ile kesin şeklini almıştır.

Millî Mücadele yıllarında Türkiye ve Sovyetler, Batı emperyalizmine karşı birlikte mücadele vermiştir. Kurtuluş Savaşını manevi düzeyde olduğu gibi, para ve silah yardımı gibi maddi düzeyde de destekleyen Sovyet Rusya’sıyla Batılı emperyalist devletlere karşı savaşım noktasında işbirliği yapılmıştır.

Kısaca söylemek gerekirse; 1917–1923 yılları arasında Türk-Bolşevik ilişkilerine bakıldığında genel olarak Batı emperyalizmi karşısında zoraki bir yakınlaşma söz konusudur.

Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Bolşevikler ile Türkiye arasında meydana gelen yakınlaşmanın temelinde, iki taraf açısından da kritik bir dönemin geçirilmesi ve ortak bir düşmanın varlığı etkili olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Rusya ile daima iyi komşu olmaya gayret edilmesi, bu komşuluk sırasında da haklardan kesinlikle taviz verilmemesi gereğini vurgulamaktaydı.

Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından 3 gün sonra, Çiçerin Dışişleri Bakanımız Yusuf Kemal Bey’e gönderdiği telgrafta, Türk Hükümeti’nin izlediği politikayı övmüş ve iki ülke arasındaki dayanışmanın süreceğini ifade etmiştir. Sovyetler Birliği, Lozan’da Türkiye ile bir taraftan işbirliği içerisinde olmak isterken, diğer taraftan da Lozan’a çağrılmayışlarından dolayı Türkiye’yi suçlamıştır.

Lozan Konferansı’nda İngiltere ile Sovyet Rusya arasında yaşanan sorunlar, etkisini göstermiştir. Boğazlar ve Yakındoğu Meseleleri haricinde iki devlet arasında yaşanan bir diğer mesele de, Ortadoğu özellikle de, Musul petrolleri konusundadır. Bakü’deki petrol yatakları Amerikan Standart Petrol tarafından işlendiğinden, Ruslar Musul’un Türklerin eline geçmesi ile bu bölgedeki petrolün işletilmesinin kendileri tarafından gerçekleştirileceği düşüncesindedirler.

Türk-Sovyet ilişkilerini 1923–1925 yılları arasında etkileyen önemli bir unsur ise, Türkiye’deki komünist faaliyetlerdir. Millî Mücadele sırasında Rusya’dan gelen yardımın kesilmemesi için bu faaliyetlere göz yuman Türkiye, Millî Mücadele’nin sonlarına doğru bu faaliyetleri önlemek için daha sert ve kesin tedbirler almıştır.

Rusların, Türkiye üzerinde nüfuz kurma isteği sonucunda yaşanılan olumsuzluklar, Batı’da meydana gelen gelişmelerden ötürü ikinci plânda kalmıştır. Avrupa’da Lokarno Antlaşması’nın imzalanması sonucunda gerek Sovyetler Birliği gerekse Türkiye bunu kendileri açısından bir tehdit olarak algılamışlardır. Bu antlaşma, 1925 Türk-Sovyet Saldırmazlık ve Tarafsızlık Antlaşmasının imzalanması sürecini hızlandırmıştır. İki ülke 17 Aralık 1925 günü, 3 madde ve 3 protokolden oluşan antlaşma metnini imzalamıştır.

11 Şubat 1926’da, Sovyetler Birliği ile imzalanan tarafsızlık antlaşması TBMM’de onaylanmıştır.

1925 senesinde, Musul’un Irak’a bırakılması ve Milletler Cemiyeti Konseyi’nin İngiltere lehine karar vermesi üzerine, Türkiye’nin Fransa ve İngiltere ile olan ilişkileri gerginleşmiş ve Türk-Sovyet yakınlaşması söz konusu olmuştur. 1923–1925 tarihleri arasında ikili ilişkileri etkileyen diğer önemli konular ise; Lenin’in ölümü, konsolosluklar meselesi ve Rusya’daki Türklerin asimilâsyonudur.

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ticari faaliyetlere bakıldığında, 1922 yılından itibaren birçok sorun yaşandığı ve ilişkilerin siyasi boyutta olduğu kadar iyi olmadığı görülmektedir.

11 Mart 1927 günü, iki ülke arasında “Ticaret ve Seyrisefain” Antlaşması imzalanarak, Ankara’daki Sovyet Ticaret Mümessilliği, Türkiye’deki Sovyet elçiliğinin bir parçası olarak kabul edilmiş ve ayrı bir antlaşma ile Türkiye’deki çeşitli vilayetlerde, Ticaret Mümessilliği şubesi açma hakkının Sovyetler Birliği’ne verilebileceği kararlaştırılmıştır. Bu antlaşma, Türkiye’nin, Sovyetler Birliği ile olan ekonomik sorunlarını tam anlamı ile çözümleyememiştir.

1925–1936 yılları arasını kapsayan dönemde, Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve ABD ilişkilerinin, Türk-Sovyet ilişkilerine olan etkilerini: 1925– 1930 Barışı Kurma ve 1930–1936 Savaşı Önleme olarak iki dönem içerisinde incelemek mümkündür.

1923–1936 yılları arasında Türkiye’nin izlemiş olduğu dış politika, üç kuvvet arasında denge sağlamaya yönelik faaliyetlerden oluşmaktadır. Bu güçler; 1- İngiltere-Fransa, 2- Almanya-İtalya, 3- Sovyetler Birliği’nden oluşmaktadır.

Türkiye’nin Batı Devletlerle olan ilişkileri arttıkça Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı olumsuz bakış açısı da paralel olarak artmıştır. 1929 yılında Türk-Sovyet ilişkileri, Türkiye’nin Litvinov Protokolü’ne katılmasıyla ve 1925 Paris Antlaşması’nın 1929 yılında imzalanan bir protokolle, 2 yıl uzatılması ile son derece iyi bir hava içerisine girmiştir.

1925–1936 yılları arasında, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin ivmesini kaybetmemesi amacı ile iki ülke arasında birçok karşılıklı ziyaret söz konusu olmuştur. 1933-1936 yıllarında Türkiye ve Rusya’nın sıkı bir işbirliğine girdiğini görüyoruz. Buna rağmen Türkiye, Balkan Paktı’nda Ruslardan bağımsız bir politika takip etmiştir. Türkiye bölgede daha etkili bir rol oynamak isterken, Rusya Besarabya’yı bahane ederek Türkiye’nin bölgede etkin bir rol üstlenmesini engellemeye çalışmıştır.

1936 yılı, Türk-Rus ilişkilerinde bütün yönleriyle olmasa da bir soğukluk devresinin başlangıcı olmuştur. Özellikle Boğazların statüsü ile ilgili çalışmalar, ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Lozan Boğazlar Sözleşmesinde belirlenen statünün değiştirilmesi için Türkiye, 1933 yılından itibaren çalışmalar başlatmıştır. Rusya, Montrö’de Lozan’ın tam tersi bir politika izlemiştir. Böylece Rusya, I. Dünya Savaşı’ndan önceki politikasına dönmüştür. Yani kendi Akdeniz’e inmeyi planlarken, diğer devletlerin Karadeniz’e girmesini engellemeye çalışmıştır. Montrö sonrasında ortaya çıkan durum, Rusya’yı pek memnun etmese de ilişkilerin dostane yürütülmesine dikkat edilmiştir. Rusya’yı asıl endişelendiren, Türk politikasının Batı’ya doğru kaymasıydı. 1939 yılından sonra Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Daha çok uluslararası düzeyde süren ilişkilerde Türkiye, tarafsızlığını koruma çabası içine girmiştir. Kutuplaşan dünyada Türkiye, özellikle 1939 yılında Nazi-Sovyet Paktı’ndan rahatsız olmuştur.

İran’ın işgaline hazırlanan Sovyet Rusya, tarafsız bir politika izleyen Türkiye’yi endişelendirmemek için 10 Ağustos 1941 tarihinde Ankara’ya, İngiltere ile birlikte ortak bir nota verdi. Rusya, bütün bu iyi niyet gösterisine rağmen, savaşta elde ettiği üstünlükle Türkiye’yi tarafsızlık politikasından dolayı eleştirmiş ve baskı altına almaya çalışmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sürerken gerek Rusya gerekse İngiltere, Türkiye’yi savaşa girmesi için ikna etmeye çalışmıştır. Türkiye, savaş sonuna kadar tarafsızlığını korumaya çalışmış ve fiili olarak savaşa girmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin içinde bulunduğu konum, SSCB’nin hoşuna gitmemiş ve Türkiye karşıtı propagandasını arttırmıştır. Bunun sonucunda SSCB, 1925 tarihli Türkiye-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı’nı feshettiğini açıklamıştır.

Almanya’nın yenilmesinde başrolü oynayan ABD ve SSCB, dünyanın yeniden şekillenmesinde de esas rolü oynamışlardır. Yeni Dünya Düzeninin plânlandığı Yalta’da ve Berlin’de gerçekleşen konferanslarda da bu iki devletin ağırlığı söz konusu olmuştur. Sovyetler Birliği, savaş sonrasında Yunanistan ve Yugoslavya üzerinde hâkimiyet sağlayamayınca, en önemli amaçlarından biri olan Akdeniz’e inme düşüncesini gerçekleştirememiştir.

Sovyetler Birliği’nin Türkiye ve İran üzerinde kurmuş olduğu baskı, zamanla ABD’nin tepkisine neden olmuş ve Türkiye’ye verilen destek arttırılmıştır. 1945 yılında bu desteğin, Türkiye’nin kendisini güvende hissetmesine yetecek derecede olduğunu söylemek mümkün değildir. II. Dünya Savaşı sonunda ABD ile SSCB arasında yaşanan sorunlar, daha çok İran, Yunanistan, Berlin ve Türkiye’de kimin egemen olacağına yönelik sorunlardır. Türkiye’nin üzerindeki Sovyet baskısı karşısında ise ABD, ilk olarak bir kısmının ödenmesi şartı ile Türkiye’den alacaklarından vazgeçmiştir. Türk-Sovyet geriliminin arttığı, nota savaşının başladığı bir dönemde Türkiye, arkasına ABD’nin askeri ve ekonomik desteğini alarak iç politikada demokratikleşme çabası içerisine girmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’nın artık kendi kutbunu kurması ve Türkiye’nin hemen yanı başında nükleer tehdit olarak durması, Türkiye’nin bu ülkeyi “birinci derecede askeri ve siyasi tehdit olarak algılaması” sonucunu doğurmuştur. Türkiye’nin NATO’ya girmek istemesi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Batı Bloğuna katılma çabalarıyla ortaya çıkmıştır.

25 Haziran 1950’de Kore Savaşı başlamıştır. 27 Haziran 1950’de Birleşmiş Milletler, üyelerine Kore’ye yapılan saldırıya karşı koymak ve bölgede barışın ve güvenliğin tekrar sağlanması için yardım çağrısında bulunmuştur. Demokrat Parti de bu çağrıya yanıt vererek Kore’ye 4.500 kişilik bir kuvvet göndermiştir. Bu durum Türkiye’nin NATO’ya üyelik sürecini olumlu yönde etkilemiştir.

Kore Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler daha da bozulmuştur. Sovyetlerin yönlendirdiği Bulgaristan, 10 Ağustos 1950 tarihinde Türkiye’ye bir nota vererek, sayıları 250 bini bulan Türklerin üç ay içinde Bulgaristan’dan çıkarılacağını açıklamıştır.

1958 yılındaki Sovyet-Türk ilişkilerinin, Yakın Doğu ve Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine şekillendiği görülmektedir. 1958 yılı Nisan ayında Ankara’daki Rus Büyükelçisi Nikita Rıjov, Başvekil Menderes’i ve Cumhurbaşkanı Bayar’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin füze üsleri ile ilgili olduğu bilgisi verilmiştir.

14 Temmuz 1958 günü patlak veren Irak İhtilalini (Bu ihtilal zaten gergin olan Türk-Sovyet ilişkilerini çok daha olumsuz bir şekilde etkilemiştir) takip eden günlerde Amerikan deniz piyadelerinin Lübnan’a, İngiliz askerlerinin Ürdün’e yaptıkları çıkarmalar, bu duruma “ilgisiz” kalamayacağını ileri süren Sovyet Rusya’nın fırsattan yararlanmak istemesini beraberinde getirmiştir. Batı yanlısı Nuri Said hükümetinin devrilmesi ile biten Irak devriminden sonra Türkiye hükümeti, Irak’a yapılan silahlı saldırıya desteğini göstermek amacıyla Batılı müttefiklerinden Irak’a girme izni istemiştir. Sovyetler Birliği ise Irak Cumhuriyeti’nin yanında yerini almıştır.

1958 yılı sonlarında ve 1959 başlarında Türkiye’de bazı füze sistemlerinin konuşlandırılması mevzuu da Sovyetler Birliği’nin tepkisini çekmiştir. Moskova, bu girişimin dostlukla bağdaşmayacağını, füzelerin Sovyetler Birliği’nin güney hudutlarını tehdit altına sokacağını iddia etmiştir.

1960 yılının başlarına gelindiğinde Sovyet Rusya ile Türkiye arasında ilişkilerdeki yumuşama dikkat çekmektedir. Türkiye’nin 1960 yılından itibaren Sovyetlerin barış girişimlerine olumlu baktığı anlaşılmaktadır.

Moskova, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni Ankara ile ilişkilerini yeniden geliştirmek için yeni bir fırsat olarak görmüş ve gönderilen mesajlarda Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerini Atatürk-Lenin dönemindeki düzeye yükseltme arzusunda olduğunu ifade etmiş, ekonomik yardım önerilerini yinelemiştir. Moskova’nın bu tavrında, Ankara’daki yeni rejimin eskisinden daha bağımsız bir dış politika izleyebileceği ve bu meyanda NATO ülkeleriyle bağlarını bir ölçüde de olsa gevşetebileceği düşüncesi ve umudu etken olmuştur. Sovyetler Birliği, 1961 ve 1962 yıllarında da Ankara’ya karşı bu yumuşak üslubunu sürdürmüş, verdiği çeşitli mesajlarda toprak bütünlüğü, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ilkelerine dayalı olarak iki ülke arasındaki ilişkileri ve işbirliğini geliştirmeye özen gösterdiklerini ve istekliliklerini ortaya koymuştur.

Sovyetler Birliği, 1962 Küba Krizi’ne rağmen Ankara’ya yönelik açılma siyasetini sürdürmüş, hatta iki ülke arasında küçük de olsa teknik alanda bazı anlaşmalar da yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra ilk defa iki ülke Dışişleri Bakanları, 1964 ve 1965 yıllarında karşılıklı olarak ziyarette bulunmuşlar ve 14-16 Ağustos 1965 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Moskova’yı ziyaret etmiştir. Böylece siyasi düzeyde yapılan bu üst düzey ziyaretler, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlaması açısından büyük önem taşımıştır. Moskova’ya yapılan siyasi ziyaretler yanında üst düzeydeki teknik heyetlerin ziyaretlerinde yapılan görüşmeler, sonunda Türkiye’de Sovyet kredisiyle yedi büyük sınai tesisin yapımı için birer ön proje hazırlanması hususunda anlaşma sağlanmış ve böylece Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ilerideki yıllarda giderek genişleyecek bir işbirliğinin temelleri atılmıştır.

Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinde 1960’lı yılların başlarından itibaren tehdit algılamaları giderek azalmış ve ilişkilerdeki iyileşme döneminde üst düzeyde çok sayıda siyasi, teknik ve askeri ziyaret gerçekleştirilmiştir. Bu ziyaretlerde yapılan görüşmeler sonucunda, iki ülke arasındaki ilişkileri düzenleyen iki önemli belge imzalanmıştır. Bu belgelerden biri, Podgorni’nin 1972 yılındaki ziyaretinde imzalanan “İlkeler Deklarasyonu”dur.

İkinci önemli belge de zamanın Başbakanı Ecevit’in 1978 Haziran ayında gerçekleştirdiği Moskova ziyareti sırasında imzalanan “İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği İlkeleri Siyasal Belgesi”dir. Ekonomik işbirliği ilkelerini de içeren ikinci belge, gerçekte birinci Belge’nin genişletilmiş şekli olarak değerlendirilmektedir.

25 Mart 1967 tarihinde imzalanan anlaşma ile Sovyetler Birliği kredisiyle finanse edilen tesislerden bazılarını İskenderun Demir Çelik tesisleri, İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir Aliminyum Tesisleri, Paşabahçe Cam Sanayii olarak sayabiliriz. Sovyetler Birliği ile imzalanan bu kredi anlaşmasının dikkat çeken yönü, kredinin düşük faizli ve uzun vadeli olması yanında, geri ödemenin önemli bir oranının Türkiye’nin geleneksel tarım ürünleri olmak üzere Türkiye’den gerçekleştirilecek ihracatla yapılmasının öngörülmesidir.

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ekonomik işbirliğinde çok önemli yeri olan diğer bir gelişme de, 19 Eylül 1984 tarihinde imzalanan Doğal Gaz Anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın önemli yanı, doğal gaz bedellerinin, Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne mal ve hizmet ihracı suretiyle ödenmesinin öngörülmüş olmasıdır. Bu sayede Rusya ile ticari ilişkilerimizin daha da genişlemesi mümkün olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılması sonucunda ortaya çıkan 15 bağımsız devlet arasında Rusya Federasyonu da diğerleriyle eşzamanlı olarak Türkiye tarafından tanınmıştır. Sovyetler Birliği’nin varisi olması nedeniyle, geçmişte yapılan anlaşmaların Rusya Federasyonu ile de geçerliliğini koruyacağı, karşılıklı olarak teyit edilmiştir. Böylece Türkiye ile Rusya arasında yeni bir dönem başlamıştır. 

Rusya Federasyonu ile başlayan işbirliği ve ilişkilerin geçmiş dönemlere kıyasla daha iyi gelişme göstermesiyle girilen yeni dönemdeki sıcak ortam, 1994 yılından itibaren ortaya çıkan sorunlar nedeniyle soğumaya başlamıştır. Moskova’daki siyasi liderlerin, aşırı milliyetçi akımların da etkisiyle geleneksel politikalarına dönmeleri ve bu bağlamda dış ilişkilerinde daha dayatıcı bir eğilime girmeleri, olumsuz bir ortamın oluşmasına neden olmuştur. Bu ortamda Batı’nın teknolojik ve mali yardımına muhtaç bulunduğunun bilincinde olan Moskova, yeni dış politika yaklaşımında Batı’ya karşı ölçülü (restr aint) davranma mecburiyetini duyarken, Ankara’ya karşı daha sert ve dayatıcı bir tutum takınmıştır.

Bu olumsuz gelişmelerin temelinde, Rusya Federasyonu’nun 1993 yılı başlarında ilan ettiği “Yeni Dış Politika Doktrini” ile ortaya koyduğu “yakın çevre” yaklaşımı vardır.

Rusya’da yeniden yapılanma ve değişim sürecinin yaşandığı Yeltsin döneminde, ciddi bir potansiyel bulunmasına rağmen Türkiye-Rusya ilişkileri pek gelişememiştir. Yeltsin’den sonra 2000 yılında seçim ile Rusya Federasyonu Başkanı seçilen Putin de başlangıçta uyguladığı politika nedeniyle Türkiye ile ilişkileri fazla yakın olmamıştır. Ancak 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra dünyada değişen koşullar, Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Rusya Federasyonu, gerek 11 Eylül sonrası gelişmelerin yarattığı konjonktür gerekse Orta Asya ve Kafkaslardaki gelişmelerde gerekli etkinliği gösterememesi nedeniyle yeni açılımlar sağlama ihtiyacını duymaktadır. Bu ihtiyacın karşılanmasında Türkiye önemli bir bölge ülkesi olarak görülmüştür.

Türkiye’nin Rusya uçağını düşürmesi olayı sonrasında gerilen ortam göz önüne alındığında, geçmiş tarihe de bakarak şu çıkarımlar yapılabilir;

Rusya’nın, bir bölgesel güç olarak uzun vadede yeniden küresel güç olma hesapları yaptığı ve uluslararası arenaya küresel güç halinde yeniden dönüş için bir perspektifi olduğu bilinen bir gerçektir. Türkiye ile Rusya arasındaki sorunların kaynağında, büyük ölçüde tarihsel ön yargılar ve tarafların birbirlerini gerçek yönleriyle algılayamaması vardır. İki ülke arasındaki ilişkilerin derinleşmesini önleyen bir unsur da, dış politika yapıcılarının sağlıklı temellere oturtulmuş ve içi doldurulmuş bir bölge politikasını gerçekçi anlamda henüz oluşturamamış olmalarıdır. 

500 yıl önce devletler savaş meydanlarında anlaşırken günümüzdeki devletler, masalarda diplomasinin son gücünü de kullanarak anlaşmaktadırlar. İşte Türkiye ve Rusya çıkarları doğrultusunda bu hususu asla unutmamalı ve iki ülkenin gelecekteki hedefleri de realizm ve pragmatizm doğrultusunda günün koşullarına uygun bir şekilde  barışçıl ve yeni stratejiler izleyerek oluşturulmalıdır.

.

Muhammed IŞIK

SASAM Aday Uzmanı

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

______________________

KAYNAKÇA

https://tr.wikipedia.org/wiki/Rusya-Türkiye_ilişkileri

http://eprints.sdu.edu.tr/324/1/TS00488.pdf

Toplum Bilimleri Dergisi

http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/ai/uploaded_files/file/Dergi_28_yeni/10_vefa_kurban.pdf

http://www.mfa.gov.tr/turkiye-rusya-federasyonu-siyasi-iliskileri.tr.mfa

http://www.aso.org.tr/kurumsal/media/kaynak/TUR/asomedya/subat2005/buyutec_subat2005.html

http://politikakademi.org/2013/07/yazi-dizisi-turkiye-rusya-iliskileri-genel-bakis/

 

 

 

 



Aday Uzman Hakkında

SASAM kadrosunda yer almak isteyen adaylar için, 3 aylık bir ön üyelik süreci uygulanmaktadır. Bu üç aylık süre sonunda adayın sitemizde yayınlanan çalışmaları, Merkezimizin düzenlediği etkinliklere ve çalışmalara katılımı, Merkezimizin tanıtımına katkısı vb. hususlar dikkate alınarak, SASAM kadrosuna kabul edilip edilmemesi hususu karara bağlanmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz