Twitter Facebook Linkedin Youtube

UNUTULMUŞ HAZİNELERİMİZ-1; MEDİNE MÜDAFAASI ve FAHRETTİN PAŞA

Zafer TEKİN

Zafer TEKİN

Cemil Meriç, ‘Umrandan Uygarlığa’ adlı eserinin hemen giriş sayfasında “zavallı Türk Aydını, Batılı dostları alınmasın diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır!” der.

Mazimize geriye doğru baktığımızda; yazılmamış, söylenilmemiş, küçültülmüş veya hor görülmüş o kadar çok hazinemiz var ki, hangisini ele alacağımızı, hangisine hak ettiği değeri ve önemi vereceğimizi şaşırıyoruz.
Bunlardan birisi de, yazının başlığından anlaşılacağı üzere Fahrettin Paşa ve destanlaşan, efsaneleşen Medine Müdafaası’dır.

Yedi düvelle, diğer bir ifadeyle “düveli muazzama” ile tutuştuğumuz 1. Dünya Savaşında, çölün ortasında 3-4 bin Mehmetçiği ile dimdik ayakta duran, yılmayan ve yıkılmayan bir Fahrettin Paşa’mız var ki, milletimizin mazisinde tüm azametiyle durmaktadır.

Öyle ki, Doğu Cephesinde Sarıkamış’ta Ruslarla amansız mücadeleye girip, düşmandan ziyade kar, tipi ve soğuğa yenilen koskoca bir ordu, hemen 3 ay sonra batı da bu kez Çanakkale’de bir ölüm kalım savaşından anlının akıyla çıkmış ancak bu kez hemen akabinde Hicaz çöllerinde dâhili ve harici düşmanlarla boğaz boğaza gelmiştir.

Medine Müdafaası, tabiri caizse 9 bilinmeyenli bir denklem mahiyetinde olup, biz dilimizin döndüğünce kısa ve can alıcı hususlarını ele almaya çalışacağız. Fahrettin Paşa’nın kişiliği ve karakterinin yanı sıra, devletine yani velinimetine ihanet eden Şerif Hüseyin ve oğullarını, Cemal Paşa’nın Kanal Harekatları ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın bu cephedeki rolünü kısaca özetlemeye çalışacağız.

Çanakkale’de şiddetli çarpışmalar olurken Osmanlı İmparatorluğu, İngilizlerin sömürgelerinden getirip Mısır’da topladığı ve daha sonra savaş hattına sürdüğü askeri harekâtlarını engellemek ve Mısır’da yaşayan Müslümanları İngiltere aleyhine savaşa sokmak için, çok büyük fedakârlıklarla bugünkü İsrail ve Filistin üzerinden Süveyş Kanalına iki harekât düzenlemiş ancak her iki harekât da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 14 Ocak 1915 te Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın komutasında gerçekleştirilen ilk harekâtta, yaklaşık 600 kişilik bir Osmanlı askeri Süveyş kanalı tarafına geçebilmiş, ancak hepsi ya şehit olmuş veya esir düşmüştür. 27 Temmuz 1916 tarihinde bu sefer Alman Miralayı Kreß von Kressenstein komutasında gerçekleştirilen 2. Kanal Harekâtı da hazin bir yenilgiyle sonuçlanmış ve Osmanlı Devletinin Filistin Cephesindeki çöküşü hız kazanmıştır.

Peki, Medine’de, diğer bir ifadeyle Hicaz’da durum nasıldır? Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlara karşı varını yoğunu ortaya koyan Osmanlı, bir taraftan da İngilizlerin Mısır üzerinden sevkiyatını engellemek için Kanal harekâtı için hummalı bir çalışma ile Filistin cephesine ehemmiyet vermekte, bu minvalde de Şerif Hüseyin’den yardım beklemektedir. Sultan Abdülhamit Han zamanında tam 17 yıl İstanbul’da tüm ailesi ile birlikte göz hapsinde tutulan Şerif Hüseyin, 1908 yılının son aylarında serbest bırakılarak Hicaz’a Şerif olarak gönderilmiştir. Bilahare, kendisinden yukarıda zikrettiğimiz Kanal Harekâtları için 60.000 altın verilerek gönüllü asker toplaması istenilmiştir. Söz konusu parayı alan Şerif, 4 oğlu ile birlikte topladığı gönüllüleri (bedevileri) Fransız ve bilhassa İngiliz destekli olmak üzere Devleti arkadan vurmak için silahlandırmıştır.

Şerif Hüseyin’in isyan öncesi hazırlıkları sırasında Hicaz Valiliği ve Komutanlığında bulunan Vehip Paşa, durumun vahametini ve Şerif Hüseyin’in niyetini görmüş ve tedbir olarak Sadarete mahallinden paralı asker tedariki önermiş ve bu hususta onay da almıştır. Ancak Şerif Hüseyin, durumdan işkillenerek buna şiddetle karşı çıkmış ve hükümetin kendisine itimat etmediğinden bahisle ya Vehip Paşa’nın görevden alınmasını veya kendi istifasının kabulünü istemiştir. Nazik bir zamanda Şerif’in istifasını göze alamayan İstanbul hükümeti, Nisan 1915’te Hicaz Valisi ve Komutanı olan Vehip Paşa’yı görevden alarak yerine Galip (Pasiner) Paşa’yı tayin etmiştir.

Göreve başlayan Galip Paşa’nın gafletinden yararlanan Şerif Hüseyin ve taraftarları, son darbeyi vurmak için en uygun zamanı beklemişler ve 1916 yılının 10 Haziranında bu emellerine ulaşmışlardır. Zira Hicaz’da yıllardır süregelen adet üzere, her yıl yaz aylarında hem vali hem Şerif birlikte Taif’e çıkar, yazı orada geçirirler ve yaz sonunda her ikisi de tekrar Mekke’ye döner idi. İsyanın başladığı 1916 yılında ise Vali Galip Paşa Taif’e çıkmış, ancak Şerif Hüseyin Kanal harekâtı için asker toplayacağım bahanesi ile Taif’e çıkmamış ve isyanın son hazırlıklarını yaparak 10 Haziran 1916’da isyanı fiili olarak başlatarak öldürücü darbeyi vurmuştur.

Peki, asıl konumuz olan Medine ve Fahrettin Paşa bu hassas dönemde nasıldır?

Fahrettin Paşa, I. Dünya Savaşı başladığında 4. Orduya bağlı 12. Kolordu komutanı olarak Musul’da bulunuyordu. 1915’te 4. Ordu komutan vekilliğine getirildi. Bu bölgede iken hem tehcire tabi tutulan Ermenileri yerleştirmesiyle uğraştı, hem de Urfa, Zeytun, Musadağı ve Haçin Ermeni isyanlarını bastırdı. Bilahare 1916’da 4. Ordu komutanı Cemal Paşa tarafından Medine’ye gönderilerek Hicaz Kuvve-i Seferiyesi komutanlığına atandı. 23 Mayıs 1916’da söz konusu göreve atanan Paşa, 31 Mayıs’ta Medine’ye varmış ve 10 gün sonra da Şerif Hüseyin isyan ederek ortalığı yangın yerine çevirmiştir.

O tarihlerde Medine’nin ve Hicaz’ın can damarı, Sultan Abdülhamit Han döneminde büyük bir özveri ve gayretle yaptırılan Hicaz Demiryoludur ve son durağı Medine’dir. İngiliz Ajan Lawrence’in mihmandarlığında bedevilerce sık sık bahsi geçen demiryolu tecavüze uğramakta, bombalanmakta, trenler kullanılamaz hale getirilerek yağmalanmakta ve Medine’nin anavatanla bağlantısının kesilmesi için gayret edilmektedir. Lawrence’i adeta efsaneleştiren bu saldırılar ve söz konusu demiryolu ve bu demiryolunun önemi hakkında, Kanal Seferlerini yapan Ordu’nun kurmay başkanı olan Ali Fuad Erden Paşa, anılarında şu tespiti yapmıştır; “Lawrence’i böyle ünlü kılan biz Türkler olduk. Bizim strateji ve siyasetimiz Medine’yi, Hicaz Hattını tahliye etmemek hususundaki inat ve ısrarımız ki, Lawrence’i layık olmayarak masal kahramanı yaptı. Büyük okyanusun dibine bir dalgıç indirdiğimizi farz edelim. Bu derinlik azami 80 kilometredir. Hicaz hattının uzunluğu 850 km yani okyanusun derinliğinin on mislidir. Dalgıcı okyanusun dibine yerleştirelim ve ona boru ile hava, su, yiyecek gönderelim. Bu havayı, bu suyu, bu yiyeceği ulaştıran boru denizin yüzünden dibine kadar köpek balıklarının hücumlarına uğruyor. Buna rağmen yıllarca o dipte bırakılıyor. Her güçlüğe katlanarak, her tahrip ve zarar onarılarak her hücum geri atılarak orada bırakılıyor. Dalgıç Fahrettin Paşa’dır, Medine Garnizonudur. Nefes borusu can damarı hicaz demiryoludur. Köpek balıkları da dinamitçi asilerdir. Şimdi sorarım size kimin yaptığı iş daha zordur, katlandığı zahmet ve fedakârlık daha büyüktür. Köpek balıklarının mı, dalgıcın mı yoksa nefes borusunun yani Hicaz hattını müdafaa edenlerin mi? Hicaz hattının meçhul kahramanlarının ve meçhul şehitlerinin mi? (1) (Peygamberin Gölgesinde Son Türkler S:49)

1916 yılının başında Çanakkale’de kesin yenilgiye uğrayan İngilizler, bu sefer tüm güçlerini Filistin cephesine kaydırmışlar Osmanlı Devletinin elinde bulunan bu kutsal vatan topraklarını işbirlikçileri Şerif Hüseyin’in de yardımıyla bir bir ele geçirmeye başlamışlardır. Yüzyıllardır Osmanlı’nın elinde bulunan bu kutsal yerler için tehlike çanları çalarken, bu beldelerde bulunan maddi değeri milyarlarca lirayı bulan ve manevi değeri ölçülemeyen binlerce parça (İslam büyüklerine ait şahsi eşyalar, Osmanlı Padişahları, sultanları, vezirleri ve diğer ülkelere ait Devlet Başkanlarınca hediye edilmiş paha biçilemez elmaslarla, incilerle süslenmiş, kılıçlar, şamdanlar vs. ile el yazması çok kıymetli kitaplar vb.) kıymetli hazinelerin İstanbul’a nakli yine Fahrettin Paşa’nın üstün gayreti ile hiçbir parçasına halel gelmeden gerçekleştirilmiştir.

Bununla birlikte, daralan çember ve Filistin Cephesindeki kritik durum neticesinde, Medine’nin boşaltılarak orada bulunan askerin ve silahların Filistin Cephesine kaydırılması gündeme gelmiş, hatta bu tahliye için Mustafa Kemal Paşa görevlendirilmiştir. Ancak söz konusu Medine gibi bir şehrin boşaltılması olduğu için, buna kimse yanaşmak istememiş, tabiri caizse askeri siciline böyle bir kara lekeyi sürmek istememiştir. M.Kemal Paşa; “mademki Medine’nin boşaltılmasına karar verildi, benim Medine’ye gitmem münasip değildir, şimdiye kadar Medine’yi kim müdafaa etmiş ise, boşaltma işini de O’nun yapması akla ve mantığa daha uygundur” demiştir. (2) (Peygamberin Gölgesinde Son Türkler S:67)

Öte yandan, Medine’nin boşaltılacağını öğrenen Fahrettin Paşa, Cemal Paşa’ya çektiği telgrafla özetle; “söz konusu boşaltmaya katiyyen mahalifim, eğer asıl maksat buradaki kuvvetten yararlanmak ise, acaba Medine için bir piyade alayı ile bir batarya olsun bağışlanamaz mı? Benden yetki ve altın esirgemezseniz Hakkın inayeti Peygamberimin ruhaniyetiyle burada uzun müddet yaşayacağıma ümidim berkemaldir” teklifinde bulunmuş, Cemal Paşa da durumu Enver Paşa’ya bildirmiştir.

O Enver Paşa ki; 1916 yılının başında çıktığı Ortadoğu seyahatinde son durak olarak Medine’ye uğramıştır. Günümüzde kendisini tüm itibarsızlaştırma ve imansızlaştırma çabalarına nazire yaparcasına Enver Paşanın Medine’ye girişini anlatan Ali Fuad Erden Paşa, bu hadiseyi; “…Medine istasyonunda trenden inince, doğru Peygamberin merkadine, Ravza-i Mutahharaya yaya olarak gitti. İstasyondan oraya kadar epey mesafe vardı. Cemal Paşa, Faysal Bey (Şerif Hüseyin’in oğlu), şerifler, seyyidler, Medine eşrafı, sivil ve askeri erkân Enver Paşa’nın etrafında ve arkasında yürüyordu. Bütün Medine halkı karşılıklı saf tutmuştu. Kasideler okunuyordu, caddenin iki tarafında develer kesiliyor, kan fıskiye gibi fışkırıyordu. Fakat Başkumandan vekili kendisine yapılan bu merasimi görmüyor ve işitmiyor gibi idi. O asıl Başkumandanın Peygamberin huzuruna gitmekte idi. O’na tazimler sunmaya, asilin vekile emanet ettiği vazifenin hesabını arz etmeye gitmekte idi. Enver Paşa, benliğinden geçmiş, ellerini göğsünün üzerine ta’zim ve taatle bağlamış; başını öne eğmiş sessiz sessiz ağlıyordu. Ve bütün bu yürüyüş esnasında biteviye ağlıyor, gözlerinden yaşlar döküyordu” şeklinde ifade etmiştir. Medine’ye ve orada bulunan sevgililer sevgilisine böylesine muhabbet besleyen Enver Paşa tahliyeden vazgeçiyor, Fahrettin Paşa ve bir avuç Mehmetçiği yine o kutlu şehire ve O’nun asıl sahibine emanet ediyordu.

Peygamberin gölgesinde kalan ve bu mukaddes beldeyi canları pahasına savunmakta sağlam bir irade ve iman ortaya koyan Fahrettin Paşa komutasındaki bir avuç Türk, çölün ortasında muazzam bir savunma ve yaşam mücadelesine girmiş, Anadolu ve dolayısıyla İstanbul ile tüm bağlantılarının kesildiği halde her türlü imkânsızlığa göğüs gererek Müslüman Türk’ün son gurur halkasını teşkil etmişlerdir.

Medine, 1917 yılının ilk aylarında Şerif Hüseyin’in oğulları Şerif Ali ve Şerif Abdullah’ın komutasındaki bedevilerden müteşekkil, İngiliz destekli ordu ile kuşatılmış ve dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilmiştir. Bırakın insanlara yiyecek bulmayı, şehir içindeki hayvanların bile açlıktan ölmeye başladığı bir zamanda, Fahrettin Paşa başta çekirge yemek olmak üzere, birçok çareler üretmiş, hurmadan başka hiç bir şey yetişmeyen bu mübarek şehirde, kısıtlı imkanlarla tarım alanları oluşturmuş, kuyular açtırmış ve çeşitli imar faaliyetlerine girişmiştir. Bununla birlikte, askeri bir deha olarak şehrin dört bir yanına yine kısıtlı imkânlarla dâhiyane bir şekilde savunma mevzileri oluşturmuş ve tahkim etmiştir.
Dört bir tarafı düşman tarafından kuşatılmış, ait olduğu Devletin tüm cephelerde ağır yenilgiler aldığı bir dönemde dimdik ayakta durarak Medine’yi asla teslim etmeyeceğini açıkça göstermiştir.

Yaklaşık 2 yıl boyunca kendisinden kat kat üstün düşman kuvvetleri, Fahrettin Paşa’ya karşı hiçbir varlık gösterememişler, Onun efsaneleşen varlığı karşısında teslim olmasını beklemekten başka çareleri kalmamıştır.

Bir dönem İngiliz Uçaklarınca şehrin bombalanması düşünülmüşse de, İngilizlerin sömürgesinde bulunan diğer Müslüman milletlerin tepkisinden çekinilmiş ve bu düşünce de hayata geçirilmemiştir.

Bu şartlar altında ateşten günler geçirilmekle birlikte hazin sona da adım adım yaklaşılmıştır. Ta ki Osmanlı Devletinin itilaf Devletleri ile yaptığı 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkeş antlaşmasına kadar. Söz konusu antlaşmanın 16. maddesi; “Hicaz’da, Asir’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta bulunan muhafız kıtalar en yakın itilaf kumandanına teslim olunacaktır” hükmünü içermektedir ve kısacık fakat apaçıktır. Koskoca Arap Yarımadasının ortasında, okyanusta bir ada misali düşmanın giremediği Medine, bu antlaşma hükümleri gereğince artık teslim olmak zorundadır.

Acı haber dünya ile bağlantısı olmayan Medine’ye ancak iki gün sonra İngiliz vasıtaları ile ulaştırılmıştır. Beyninden vurulmuşa dönen Fahri Paşa, birkaç gün antlaşmayı gizlemiş, savunma çemberini biraz daha daraltmaya karar vermiştir. Şehirde kimse ne olduğunu anlamamakla birlikte, anormal bir şeylerin olduğunu hissetmişlerdir. Ve kısa zaman sonra antlaşma duyulmuş, zihinler bulanmış, belirsizlik ve karışıklıklar başlamıştır.

O dönemde, Medine’de Kızılay Hastanesinde görevli olan Feridun Kandemir anılarında o günü şöyle anlatır, “…Fahrettin Paşa, Kasımın 3. günü kıtalardan davet ettiği komutanlarla Medine’deki erkân ve ümerayı ve bizleri Haremi Şerifte topladı. Bilali Habeşi’nin minaresinden okunan ezandan sonra, öğle namazını derin bir vecd içinde hep beraber kıldık. Namazını bitiren Fahrettin Paşa, ağır ağır yerinden kalkarak konuşmaya başladı, ……Ey insanlar, malumunuz olsun ki, şeci ve kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücünün desteği, gözbebeği Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur.

Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Allahü teala bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Resulü Peygamberimiz efendimizdir” (3) (Peygamberin Gölgesinde Son Türkler S:149) şeklinde bir konuşma yaparak, antlaşmaya rağmen Medine’nin teslim edilmeyeceğini ifade eder. Durum üzerine 28 Kasım tarihinde, bu sefer Cemal Paşa’nın emri ile Medine’nin boşaltılması kendisine bildirilir. Ancak Paşa, dönemin iletişim zorluklarını kullanarak mümkün mertebe işi sürüncemede bırakıp zaman kazanmayı, bu zamanda da ne yapılabileceğini düşünmektedir. Diğer taraftan, yıllardır o cepheden bu cepheye koşan Mehmetçikler arasında huzursuzluklar başlamış, biran önce evine ve ocağına dönmek isteyenlerle kalıp kanının son damlasına kadar savaşmak isteyenler arasında ikilikler çıkmaya başlamış ve askerin maneviyatı sarsılmıştır.

3 Kasım ve 28 Kasım tarihli tel emirlerine kayıtsız kalan Paşa bir tarafta, İngiliz baskısı karşısında çaresiz kalan İstanbul diğer taraftadır. 8 Aralıkta bizzat İstanbul’dan Ziya Bey isimli bir kurye ile bizzat Harbiye Nazırının mektubu gönderilerek Paşa’dan Medine’nin teslimi kesin olarak bildirilir. Bu emre rağmen Paşa, silahı ve savunmayı bırakmayacağını söyleyerek; “…Medine Kalesi bir askeri mevki olmakla beraber aynı zamanda hilafet bakımından da pek mühim bir yerdir. Şu halde buranın teslimi için yalnız Harbiye Nazır’ının ve hükümetin emri yetmez, Halife ve Padişahın bir emri ve iradesi olmalı ve bu emir ve irade de Osmanlı Meclisi tarafından tasdik edilmiş olmalıdır” der ve keser atar. İstanbul’dan Medine’ye bir İngiliz gemisi ile getirilen Ziya Bey, çaresiz ve eli boş olarak geri dönmek zorunda kalır.

Bu arada asker arasında huzursuzluklar had safhaya çıkmış, Paşa emir üzerine emir yayınlayarak duruma hakim olmaya çalışmıştır. Ziya Bey’in İstanbul’a gidişinden sonra, Aralık ayının sonunda bu sefer bizzat Adliye Nazırı Haydar Molla Medine’ye gönderilir ve Paşa’nın huzuruna çıkarak; “İrade istemişsiniz, işte getirdim, hatta Padişah ve Halife efendimizin ayrıca selamları da var. Tekrar tekrar “artık mukavemetten bir netice de, bir hayır da beklenmez” der ve Mondros ateşkes antlaşmasına göre Medine’nin teslimini Paşadan rica eder.

Şehir dışında Şerif Hüseyin’in oğulları komutasındaki isyancı bedeviler ve İngilizler, diğer tarafta İstanbul hükümeti ve halkı olmak üzere, Medine içindeki asker ve halk da merakla sonucu beklerlerken, yolun sonuna geldiğini bilen Fahrettin Paşa bu defa Padişahın bu iradeyi ve sözleri düşman baskısı altında, çaresiz kalarak vermiş ve söylemiş olduğunu ileri sürerek, kerhen verilmiş şeylerin bir hükmü olmayacağını ifade eder ve teslimi üçüncü defa reddeder.
Osmanlı’nın içinde bulunduğu ittifak devletleri içerisinde düşmana terk edilmemiş tek yer Medine olmakla birlikte, düşman da elinde her türlü imkan olmasına rağmen Medine’ye girmeye cesaret edememiş, Fahrettin Paşa da asla bu mübarek şehri teslime yanaşmamıştır.

Ancak 5 Ocak 1918 günü, Paşa’nın kurmay heyeti ile yaptığı uzun toplantı sonucu, gözyaşları içerisinde şehri teslime razı olmuş ve kuşatma komutanları(!) ile 07 Ocak 1919’da toplam 29 maddelik bir teslim antlaşması imza edilmiştir.
Söz konusu antlaşma hükümleri gereğince özetle, şehri savunan erinden rütbelisine kadar hiçbir asker esir alınmayacak ve İstanbul’a nakledilmeleri sağlanacaktır. En önemli maddesi bu olmakla birlikte, şehirde kalacakların ekonomik, sosyal ve kültürel hayatlarını garanti altına alınmıştır.

Ateşkes antlaşmasından itibaren 70 gün direnen Fahrettin Paşa için artık her şey bitmiş ve teslim olma vakti gelip çatmıştı. Paşa gayet üzgün ve bitkin halde son hazırlıklarını yapmış ve kapıda bekleyen eratına ve tebaasına bakmadan ve konuşmadan kendisini bekleyen arabaya binerek şoförüne “haremi şerife” demiştir. Medine’den ayrılanların Peygamber efendimize veda ziyaretinde bulunması adetten olduğu veçhile, herkesçe normaldir. Yol boyunca sokakları dolduran halkı yaşlı gözlerle ve acı bir tebessümle selamlayan Paşa, Peygamber Efendimizin huzurunda daha bir mahzunlaşacak, daha bir bitkin ve üzgün hal alacaktır. Ve birkaç saat sonra Paşa arkasında bekleyen maiyetine dönerek; “burada kalacağız” der ve ekler. “mücaviriz, herhangi bir mücavir gibi (yani dünyanın dört bir tarafından gelip de ayrılmayarak, ömürlerinin sonuna kadar Medine’de, Haremi Şerif yakınına yerleşen Müslümanlar gibi) Nebiyyi Muazzam civarından ayrılamayız. O’nun şefaatine sığınıyoruz” (5) (Peygamberin Gölgesinde Son Türkler S:181)

Paşanın bu sözleri üzerine emir subayı ve yaveri, arabasında yol için hazırlanan yatağını ve battaniyesini Mescidi Nebevinin bir köşesine sermişler, şahsi eşyalarının olduğu bavullarını da yanına getirmişlerdir. Bu şartlar altında kendisine olan saygıdan etrafına kimsenin yanaşamadığı Paşa, 3 gün Mescidi Nebevide kalmış, bu süre zarfında kendisine dökülen dillere ve yalvarmalara kulak asmamıştır. Medine dışında kendisini bekleyen düşman bin bir türlü vesveseye düşmüş, ancak yine zor kullanmayı göze alamamışlardır.

Ancak 10 Ocak günü Paşa’nın en yakınında yıllarca hizmet eden Kurmay Heyeti yanına gelerek gayet saygılı bir şekilde konuşurlarken, birden bu asil Osmanlı Paşasının üzerine çullanmışlar ve gözyaşları içerisinde Fahrettin Paşayı zorla içinde bulundukları kutsal mekândan çıkartarak teslim etmişlerdir.

Paşayı teslim alan Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Ali Bey’in şu anısı, Paşanın bölgedeki efsaneleştiğine güzel bir örnektir; “Paşa karga tulumba teslim edildikten sonra geceyi kendisine tahsis edilen çadırda geçirmiştir Paşanın teslim olduğunu duyan bedeviler akın akın karargaha gelmekteydiler, bedeviler o geceyi çölde haberimiz olmadan gidiverir endişesiyle uykusuz beklediler. Vakıa ki, şafak söktü. Sabah oldu ve Paşa Hazretleri kendilerini Yanbu istikametine götürecek otomobile binmek üzere çadırının kapısında göründüler. İşte o zaman, o anda bir kıyamettir koptu, saatlerden beri uykusuz bekleyip duran mahşeri bedevi kalabalığı, Paşanın çadırından bir hayli uzakta tutulmuş olmalarına rağmen Paşa Hazretlerinin yüzünü görür görmez yıldırımla vurulmuşçasına “ Fahriii!! Fahriii!!! Nidalarıyla çınlıyordu ve Fahri sanki onları bir bakışla can evlerinden vurmuş ve sanki bir adım atsa hepsini ayakları altında ezip yok ediverecekmiş gibi çil yavrusunu andıran bir korku ile nereye kaçacaklarını bilemez hale gelmişlerdi” diye özetlemiştir. (6) (Peygamberin Gölgesinde Son Türkler S:188)

Paşanın bu nevi şahsına münhasır kişiliği ve karakteri, O’nun tüm esaret hayatı boyunca devam etmiş, kapısında bekleyen muhafızlar bile, kendisine derin bir saygı duymaktan kendilerini alamamıştır.

Paşa daha sonra ortaya çıkan anılarında, Medine’yi teslim etmemekte direnmesine en büyük gerekçe olarak, savaş sonunda itilaf devletleri arasında çıkması muhtemel bir anlaşmazlıkta (tıpkı 1. Balkan harbi sonunda olduğu gibi) elindeki kuvvetle harekete geçmeyi düşündüğünü, ancak bunun o süre içerisinde gerçekleşmediğini, bir başka gerekçesinin ise, yine Hicaz da Şerif Hüseyin gibi güçlü bir aktör olan İbni Suud’un Şerif Hüseyin’e karşı harekete geçmesini beklediğini, bunun için kendisinin de yoğun çaba harcadığını, ancak yine o dönem içerisinde bunun da gerçekleşmediğini ifade etmiştir.
Paşa’nın her iki düşüncesi de bilahare gerçekleşmiş, Suudlar Şerif Hüseyin’i devirerek yönetimi de ellerine almışlar, 1930’lu yılların sonunda da 2. Dünya Savaşı patlak vermiştir.

31 Mayıs 1916’dan başlayıp, 10 Ocak 1918’e kadar süren ve destanlaşan Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası, maalesef böyle hazin bir sonla bitmiş olmakla, geride de hazin sahneler bırakmıştır. Zira Paşa’ya ve askerlerine teslim olunması karşılığında anavatanlarına dönmeleri garanti edilmesine rağmen, önce Paşa, sonra da askerleri Mısır’da bulunan İngiliz esir kampına götürülmüşler, Paşa daha sonra Malta’ya sürülmüştür. 8 Nisan 1921’e kadar süren esaret hayatı, Ankara hükümetinin yoğun çabaları ile son bulmuş ve Avrupa ve Moskova üzerinden Eylül 1921’de Milli Mücadeleye destek olmak amacıyla Anavatana dönmüş ve esareti fiili olarak son bulmuştur. Daha sonra Ankara Hükümetince Kabil Büyükelçiliğine atanan bu muhterem zat, 22 Kasım 1948’de bir tren yolculuğu sırasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesi ile ebedi aleme intikal etmiştir. Kabri İstanbul’da Rumeli Hisarı’ndaki Aşiyan Mezarlığındadır.

Peki, O dönemde Devletine ihanet ve nankörlük eden Şerif Hüseyin ve oğulları ne olmuştur?

Şerif Hüseyin, 1924 yılında bir zamanlar anlaşarak Osmanlı’yı sırtından vurduğu İngilizler tarafından yarı yolda bırakılmış ve tahttan indirilerek Kıbrıs’a sürülmüştür. Oğullarından Faysal, Suriye’ye kral yapılmış ve bir Avrupa seyahati sırasında, esrarengiz bir şekilde otel odasında ölü bulunmuştur.

Bir diğer oğlu Abdullah, Ürdün adıyla kurulan Devlete Kral yapılmış ve ömrünün sonuna kadar İngilizlerin sadık bir dostu (!) olarak tahtını koruyabilmiştir.

Yazımızı Fahrettin Paşa’ya, dolayısıyla Osmanlı’ya ihanet ve nankörlük ederek devletimizin başına bin bir türlü gaileler açan, Anadolu’dan başı kabak, yalınayak o çöllere, o mübarek beldelere vatan diyerek savunmaya giden binlerce Mehmetçiğimizin canına ve kanına mâl olan Şerif Hüseyin’in şu ibretlik sözleriyle bitirelim;
“Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü”

“1942 yılında II. Dünya Savaşı sırasında İsmet Paşa’nın Ortadoğu başkentlerine diplomasi için gönderdiği Feridun Cemal Erkin, Amman’da Kral I. Abdullah tarafından kabul ediliyor. Kral I. Abdullah’ın, babası Şerif Hüseyin’in vicdan azabı ile ilgili aktardığı anı, Erkin’in “Dışişleri’nde 34 Yıl” adlı kitabında şöyle anlatılıyor:

“Babam çok ıstırap çekti. Bir gün saray bandosu bahçede konser veriyor. Hava sıcak, pencereler açıktı. Bir ara bando hepimizin bildiği İzmir marşını çalmaya başladı. Babamın birçok eski hatıralarının canlanmasını önlemek için pencereyi kapattım…”

Pencerenin açılmasını isteyen Şerif Hüseyin diyor ki:

“Evlat, neden o pencereyi kapatıyorsun? İzmir marşının eski günleri bana hatırlatmaması için değil mi? Ben velinimetine ihanet etmiş âsi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü, hasta oldum, buraya sığındım…”

Ve son söz; Allah Devletimizi, milletimizi ve bizleri her türlü ihanet edenlerden, vefasızlardan, nankörlerden ve onların şerrinden korusun ve onlara fırsat vermesin.

.

Zafer TEKİNzafertekin@sahipkiran.org

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Zafer Tekin Hakkında

Zafer TEKİN: (Ankara) 1976 Eskişehir doğumludur. Selçuk Üniversitesi Adalet Yüksek Okulu (Önlisans) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü (Lisans) bölümlerinden mezun olmuştur. Türkiye hukuk sistemi, halkla ilişkiler ve Türkiye’nin siyasi tarihi alanında çalışmalar yapan TEKİN, orta düzeyde İngilizce bilmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz