Twitter Facebook Linkedin Youtube

DEĞİŞEN DEVLET DOĞASI BAĞLAMINDA KAMU DİPLOMASİSİ, MEDYA VE ENFORMASYON

Cesurhan TAŞ

Cesurhan TAŞ

Bir kavram ve kurum olarak devletin tanımı, niteliği, kökeni, biçimi, sınırları öteden beri hep tartışılagelmiştir. Felsefi açıdan temel noktalar bağlamında devletin doğasının dört ana biçimde tasarlandığı söylenebilir. Bunların ilki, devletin doğal bir organizma olarak görüldüğü anlayıştır. Platon‟un devlet anlayışına tekabül eden bu yaklaşımda devlet, insan organizmasıyla eşdeğerdir. İkinci anlayış, devletin belli hizmetleri vermek amacıyla kurulmuş olduğu bir kurumlar dizgesi olduğunu ileri sürer. Bu anlayışta devletin varlık nedeni yurttaşlarının mutluluğudur ve yaklaşımın temsilcisi Aristo’dur. Üçüncü yaklaşım Hobbes, Locke ve Rousseau’nun temsil ettiği toplumsal sözleşmeci devlet anlayışıdır.

Bu yaklaşıma göre, doğal özgürlük durumunun kontrolsüzlüğünün yarattığı belirsizliği, ortadan kaldırmak üzere insanlar, bir toplum sözleşmesi ile ortak bir istençle kendilerini temsil edecek bir gücü yani hakemi, devlet olarak ortaya koymuşlardır. Dördüncü yaklaşım ise Hegel tarafından geliştirilen, günümüz ulus-devletini de büyük ölçüde etkileyen modern devlet anlayışıdır. Bu yaklaşımda devlet, kendi bünyesinde belli yetiler, yetenekler ve amaçlar taşıyan, kendisinde özgür istenci bulunan bir kavramdır. Bu anlayışta devlet, insanın, toplumun ve tüm diğer kavramların hepsinin üstünde yer alan “tanrısal” bir kurumdur.

Liberal düşünceler çerçevesinde kapitalist iktisadi sistem, modern devlet yönetimde en etkin ve sürekli uygulama olmuştur. Modern anlamda liberal devletin gelişiminde ve dönüşümünde önemli bir evre olarak 1945-1975 arası gelişmiş Batı toplumlarında hâkim olan refah devleti anlayışı, kapitalizmin eşitsizliklerini azaltmış, sosyal güvenlik sistemini yerleştirmiş, vatandaşlarını koruyucu bir işlev görmüştür. Sanayi devriminin hızlı ilerleyen yapısı ekonomik yapının da devrimsel değişmelere uğramasına neden olmuştur. Yeni iş alanlarının doğması, yeni sınıfların oluşmasına da yol açmış, ekonomik değişim siyasal değişimleri de zorunlu kılmıştır. Bu çerçevde devlet kurumu da bu süreçten etkilenerek kendi içinde dönüşmüştür. Kapitalizmin temel mekanizması olan serbest pazar sürecininin “ürettiği eşitsizlikler ve toplumsal yaşamda yarattığı tahribat, sistemi dönüştürecek arayışları da beraberinde getirmiştir. Sosyal refah devletinin doğuşu bu arayışlarla yakından bağlantılıdır. Ancak 1970’li yıllarla birlikte dünya ekonomisindeki krizler ve siyasal değişmeler refah devleti politikalarının da terk edilmesine yol açmıştır. 1970li yıllarda yaşanan sorunlar, petrol krizleriyle birlikte kapitalizm kendini bir çıkmazda bulmuştur. Değişen koşullara göre seçenekler geliştirebilme esnekliğine sahip olan kapitalizm, kendine çıkış yolu olarak yeni sağı yaratmıştır. Ekonomide devlet girişimlerini ve devlet müdahalesini reddeden bu görüş, dönüşüm sürecini yine devlet eliyle gerçekleştirmiştir.

Refah devletinin terk edilmesi sonrasında “yeni sağ” politikaları uygulanmaya başlamıştır. Yeni sağ yaklaşımı, günümüzde ekonomik, sosyal, siyasal, yönetimsel boyutlarıyla yeniden yapılanma ve dönüşüm sürecinin genel çerçevesini oluşturmaktadır. Neo-liberalizm, neo-muhafazakârlık ve kamusal seçim kuramı olarak üç ana kaynaktan beslenen yeni sağın temel kaynağı liberalizmdir. Bilindiği gibi liberalizm, devletin ekonomiye müdahalesine hoş bakmaz ve serbest piyasa mekanizmasına koşulsuz destek verir. Ekonomik faaliyetlerin kuralları da ekonomiktir ve devlet siyasal kurallarla ekonomiye girerse kaynakları israf eder. Zaten içinde bulunulan krizin temel nedeni de devletin faaliyet alanlarının genişlemesi ve büyümesidir. Devlet özelleştirme yoluyla bu alanlardan çekilmeli ve ekonomiyi serbest piyasa koşullarına bırakmalıdır.

Yeni sağ, kamu yönetimi disiplininde önemli değişikliklere yol açmıştır. Devletin özellikle ekonomik faaliyet alanlarından çekilmesi ve örgütlerini kamu işletmeciliği anlayışı etrafında yapılandırması, yeni sağın bu alandaki yansımalarıdır. Bu yaklaşım doğrultusunda kamu kurumları işletmeselleştirilmiş, politik-sosyal boyutlarından soyutlanarak örgüt-işletme boyutuna indirgenmiştir. Bu yaklaşıma göre doğası gereği kaynakları verimsiz kullanan devletin, ekonomik faaliyetlerinden özelleştirme aracılığıyla çekilmesi, tekel konumunu bırakması ve faaliyet alanlarını daraltması gerekmektedir. Kamu örgütlerinin küçültülmesi, tek otorite altında tek merkezden yönetilen örgütün parçalara ayrılması esastır. Bağımsız bütçeleri olan her parça ayrı bir faaliyet yürütmekte, etkinlik ve verimlilik ilkelerine göre hareket etmektedir. Bir işi yapan birden fazla örgütün varlığıyla, birbirleriyle ve özel sektörle rekabet etmesi sağlanmakta böylece tüketici tercihleri konusunda daha gerçekçi tespitler yapılarak, bireylerin ekonomik seçim özgürlüklerini gerçekleştirmesine yardımcı olunmaktadır.

Beklenti Yönetimi ve Güvenlik

Devlet doğasındaki değişim ve dönüşüm, toplumları ve bireyleri devlet karşısında yeniden konumlandırmış ve devletten beklentilerini de değiştirmiştir. Demokrasinin derinleşmesi ve bireylerin örgütlenme özgürlükleri ile bilgi edinme hakkı ve imkânlarının artması, kamu yönetimine daha fazla ve etkin bir şekilde katılmalarına ortam oluşturmuştur. Dernek, vakıf, sendika vb. tarzı sivil toplum örgütlenmeleri ile bireyler artık bir güç odaği olarak kamu otoriteleri karşısına çıkmakta, kanun yapımına, idari işlem tesisine müdahil olabilmektedir. Yönetişim ilkesinin yaygınlaşması ile bireyler artık memurlar ile birlikte karar alıcı ve uygulayıcı konuma geçmektedirler.

Devletin dönüşümü ile birlikte güvenlik kavramı ve algısı da değişime uğramıştır. Güvenlik alanında gerçekleşmesi gereken zihinsel dönüşümün en önemlileri hukukun üstünlüğüne inanma ve sivil otoritenin üstünlüğünün benimsenmesidir. Bu iki temel ilkenin kurumsallaşarak, sivil katılım ve denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik şeklinde güvenlik sektörüne yansımasıyla güvenlik alanında devrim gerçekleşecektir. Güvenlik hizmetlerinde halkın algısı ve desteği büyük önem taşımaktadır. Güvenlik alanında halkın görüşlerine değer vermek hizmetin benimsenme oranını da artıracaktır. Zira güvenlik uygulamalarının başarısında, toplumun geniş kesimlerinin katılımının sağlanması ve önlemlerin öncelikle kamu vicdanında kabul görmesi çok önemlidir. Bu sebeple, emniyet ve asayiş hizmetlerinin sunumunda halkın katılımının ve halkla bütünleşmenin en üst düzeyde gerçekleştirilmesi amacına yönelik olarak diğer devlet organları, sivil toplum kuruluşları, medya ve yerel yönetimlerin de çalışmalara ve karar alma süreçlerine katılımını sağlayacak, bu yöndeki istek ve önerileri değerlendirerek, aksaklıkları giderecek bir yapının oluşturulmasına gerek vardır.

Çağdaş demokratik yönetimlerde, devletin üstleneceği rol ve sorumluluk, “her şey insan içindir” yaklaşımı temelinde, vatandaşı toplumsal hayatın her alanında öne alarak, vatandaşlarını çağdaş ve evrensel değerlere kavuşturmaktır. Güvenlik politikalarının oluşturulmasında, toplumsal ortak değerler, insan hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü, yönetimin sorumluluğu, toplumun sorun çözme kapasitesinin artırılması ve toplumun çoğulcu yapısını karar düzeyinde uyuma dönüştürme gibi faktörlerin de dikkate alınması gerekmektedir. Demokratik toplumlarda devletin esas görevi, vatandaşının temel hak ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında da, düşünce özgürlüğü önemli bir yer tutmakta ve bu özgürlük, düşüncelerin özgürce açıklanmasının yanında, bunları öğrenme özgürlüğünü de içermektedir. Şiddet içermeyen farklı anlayış, düşünce ve inanışlar, toplumun ortak paydasını oluşturmaktadır. Toplumdaki yanlış anlamalar ve önyargılar pek çok soruna kaynaklık etmektedir. Farklı kültür, inanç ve değer bakımından zengin toplumlarda, bu anlayış, ancak uzlaşma kültürü ve tecrübesinin o toplumda geliştirilmesiyle sağlanabilecektir.

Kamu yönetiminde devletin bireyleri daha çok muhatap alarak yönetsel süreçlere dâhil etmesi, bireylerin kurdukları hayaller ve bu hayalleri gerçekleştirme umudu, devlete olan güveni ve inancı da değişik şekillerde etkilemektedir. Bireyler günümüzün yoğun temposu içinde kamusal yönetsel süreçlere müdahil olmaları, pozitif beklentiler ve hayaller oluşturmalarına imkân sağlamaktadır. Hep daha iyiyi, hep güzeli, hep daha fazlayı isteyen insanlar için bu beklentilerine dair hayaller, aslında hızlı akan süreç içerisinde en mutlu ve motive oldukları anlardır. Çünkü elde edilen her şeyin zamanla çekiciligini yitirmesi gibi, ulaşılan amaçlar da, duygu yoğunluğu ile haz alma olgunluğuna erişememiş kişiler için saman alevi gibi gelip geçici bir mutluluk yaratır. Freud’a göre bireyin beklentileri ve istekleri algılanan uyarıcı ile de ilgilidir. Neyin nasıl algılandığı bireyin ihtiyaç ve beklentileri ile doğru orantılıdır. Bireylerin kendilerine gelen mesajları algılamaları, aynı zamanda bireylerin ve grupların kullandığı semboller, tarih, yaşanılan, hayat ve bunlarla bağlantılı duyguların etkisi altında kalmaktadir. Bu nedenle algılar, çoğu zaman beklentilerimiz ve daha önce kimliğimize kodlanmış enformasyondan etkilenmektedir. Bir başka deyişle görmek istediğimiz şeyi algılar, bir nesneyi ve olayı görmek istediğimiz gibi algılarız. İnsanlar gelecek algılarını etkileyen deneyimleri ve sosyal çevreleri sonucunda çeşitli beklentiler geliştirirler. Büyük grup kimlikleri çeşitli tutum, davranış, önyargılar ve değerlere yatırım yaparlar. Bütün bu yatırımlar bireyin ait olduğu grup için olumlu olarak görülürken diğer grupların değerleri daha aşağıda ve önemsiz görülmektedir. Bu sebeple, yönetici ve liderlerin, bu tür birey ya da grupların önlerindeki işi yönetmekten ziyade, geleceğe yönelik hayallerini ve beklentilerini sağlıklı bir şekilde yönetebilmeleri çok daha fazla önem taşımaktadir. İnsan beyni her daim bir şeyler düşünür. Bazen farkında olarak kontrollü şekilde düşünür bazen de kendisi bile farkına varmadan düşüncelere dalar. Bu nedenle, insanların hayallerini ve düşüncelerini doğru yönetmek hiç de kolay bir iş değildir. Düşünceleri aşırı olumlu ve dayanaksız hülyalara taşıyabilen ya da küçücük bir olumsuzluğu dünyanın sonuymuş gibi beyninde büyütebilen de yine insanın kendisidir. Doğuştan gelen olumlu düşünme ve ümitle yaşama durumu doğal bir süreç olduğuna göre doğru olan, ümitleri ve beklentileri kendimize zarar vermeden kontrol edebilmek ve bize motivasyon kaynağı olmasını sağlamaktır. İnsanları yönlendirirken onların beklenti ve ümitlerini bilerek eylemler geliştirmek önemli iken bunu ilelebet sürdürmek de imkânsızdır. Yeryüzündeki tüm kitle yönetim mekanizmaları, ceza ve yaptırım ile yönetim işlevini gerçekleştirebilmektedir. Dolayısıyla insan ruhu, küçücük bir olumlu ümit ya da vaat ile içerisinde doğup büyüdüğü bu cezalandırıcı sistemden kolaylıkla kaçmaya ve derin hayallerle olumlu beklentiler içerisinde yaşamaya olağanüstü meyillidir.

İnsanları harekete geçiren ve hareketlerinin yönlerini belirleyen, onların düşünceleri, umutları, inançları kısaca arzuları, ihtiyaçları ve korkularıdır. İnsanların faaliyetleri, bireylerin arzu, inanç, ihtiyaç ve hatta korkularına göre de yönetilmektedir. Bu saydığımız güç ve kuvvetlerin bileşkesi, kişinin psikolojik çabalarını bir amaca ulaşmak üzere organize etmekte, onlara devamlılık ve dinamiklik kazandırmaktadır. Burada algılama, bireyin o anda yaşamakta olduğu bir deneyimi, geçmiş deneyimlerin birikimleriyle birlikte özümseyerek yeni bir bilişsel bütüne ulaşması şeklinde düşünülmektedir. Algılama ve değerleme olarak nitelenen ve hem gönderici, hem de alıcı için söz konusu olan bu unsur, kişilerin kendilerine çevrelerinden ulaşan bilgi, fikir, duygu ve mesajları algılama ve değerlendirme biçimleri ile ilgilidir.

İnsan psikolojisindeki bu ümit ve beklentiler konusu savaş ve barış hallerinde kullanılan ve suistimal edilen bir olgudur. Psikolojik operasyon, algı yönetimi, yumuşak güç, halkla ilişkiler kamu diplomasisi, propaganda gibi farklı isimlerle adlandırılan faaliyetleri hep insanların ümit ve beklentilerinden hareketle belli yönlere kanalize edilebilmesi için geliştirilen ikna yöntemleri ve araçlardır. Kullanılan terminoloji ne kadar hafifletilmiş olursa olsun sonuçta bir grub insanı kendi rızaları ile belli yönde hareket etmeleri sağlanmaktadır.

Kamu Diplomasisi, Medya ve Enformasyon

Demokrasinin ve insan haklarının ön plana çıktığı günümüzde insanları zor kullanarak belli eylemlere sevk etme yolu artık terk edilmeye yüz tutmuştur. Artık ikna etmeye ve gönülleri fethetmeye yönelik yöntemler kabul görmektedir. Psikolojik operasyon, algı yönetimi, yumuşak güç, halkla ilişkiler, kamu diplomasisi, propaganda gibi farklı isimlerle adlandırılan faaliyetlerin tamami insanlarin gönlünü kazanmaya ve ikna etmeye yöneliktir ve hepsinin ortak noktası birer enformasyon savaşı, bilgi ve bilgilendirme üzerine gerçekleşen bir güç savaşı olmasıdır. İkinci ortak nokta ise bu kavramlar uygulamaya geçtiğinde hedef toplum tarafından kabul gören bazı sözcüklerin anlamlarının belirgin bir şekilde kaymasıdır. Bu kavramlar, ikna-değişim-etki süreci ile zihin ve kalplerin elde edildiği, sözcüklerin bilindik anlamlarından uzaklaştırıldığı ve kıyasıya bir enformasyon savaşlarını ifade etmektedir.

İçinden geçmekte olduğumuz asra, enformasyon çağı denilmektedir. İnternet, kablolu yayınlar, sosyal medya ve bilgi teknolojilerindeki diğer gelişmeler bir yandan hayatı kolaylaştırmakta ancak öte yandan da gerçek ile illizyonun karıştırılmasına yol açmaktadır. Enformasyon ve teknoloji çağında artık savaşların biçimleri de değişmiştir.19.yüzyıl sonlarına kadar öldürücü silahlarla yapılan savaşlar terk edilmeye başlanmıstır. Birinci Dünya Savaşından itibaren silahlı savaşın yanısıra silahsız bir yöntem olan psikolojik savaş da dost ve düşman ülkelerin ve halkların tutum ve davranışlarını değiştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Kitle iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve bireylere rahatlıkla ulaşılabilmesi hedef alınan toplumun bireylerini etkilemeyi kolaylaştırmıştır. Bu durum, aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin ve kansız savaşların da ilk işaretidir.

Kansız savaş yöntemi olarak psikolojik operasyon, yabancı hedef kitlenin duygularını, düşüncelerini, mantıklı düşünme yetisini, tutumlarını etkilemek üzere seçili mesajlar göndererek uygulanan planlı bir çalışma olarak tanımlanabilir. Psikolojik operasyonların amacı, onu uygulayanın çıkarlarına uygun şekilde hedef kitlenin tutum ve davranışlarının değiştirilmesidir. Psikolojik operasyonlar gerek askeri gerek sivil geniş ölçekte iletişim araçlarını kullanarak yapılmaktadır. Psikolojik operasyonlar yazılı, sözlü, görsel medya kadar sanat dalları, akademi, spor, edebiyat gibi birçok alanda uygulanmaktadır. Bilimsel çalışmalar dahi psikolojik operasyon aracı olarak kullanılabilmektedir.

Enformasyon çağında yapılan savaşların esas silahı ise medyadır. Medya, bilgi depolayan ve aktaran araçlardır. Bireylerin tutum ve davranışlarını belirleyen algılarına yönelik yapılan psikolojik operasyonlarda, medya bilginin üretildiği, abartıldığı ve hatta çarpıtıldığı bir araç konumuna gelmektedir. Medya araçları üzerinden şekil değiştiren bilgi, gerçeklik ifadesi olmaktan çıkarak sadece bir simülasyon haline gelmektedir. Gerçekliğin maskelenmiş, yalnızca bir yansıması olan bu imge, sadece bir desenformasyon halini almaktadir. Algı ve gerçeklik arasındaki uçurum modern çağda giderek büyümüştür. Söz ve imgeler bir çeşit sanal gerçeklik yaratmakta ve istenilen şekilde davranış değişikliğine yol açmaktadır. Enformel bilginin hegemonik yapısı, enformasyonun güvensizliği/dezenformasyon, enformasyon bombardımanının yol açtığı karmaşa ve bilgi kirliliği gibi sorunlar çağımız insanının entelektüel ve ahlaki yönden özgürleşmesini doğrudan tehdit edecek niteliktedir. İnternet medyasının giderek yaygınlaşma eğilimi, insanlığı enformasyonel, imajinatif ve psikopolitik manipülasyon kıskacı içine alarak belirli iktidar zümreleri adına daha etkin bir toplumsal denetim sağlamaktadır. Benzer şekilde, internetin dijital olanakları vasıtasıyla enformasyon ve bilgi kolayca klonlanmakta ve paylaşıma sokulmaktadir. Böylece araştırıcı, sorgulayıcı düşünme imkânı kısıtlanmaktadır.

Bireylerin algılarına yönelik calışmalar, gerek ülke içinde gerekse yabancı ülkelerdeki hedef kitlelerin görüşlerini etkilemek için yapılan faaliyetlerin tamamını kapsamaktadır. Bu faaliyetler yurtdışında yoğunlaştığında, kamu diplomasisi adını almaktadırlar. Ülke içinde ise daha çok algılama yönetimi ya da halkla ilişkiler olarak adlandırılmaktadır. Kamu diplomasisi ve algılama yönetimi hedef nüfusun siyasal olaylara bakışını kontrol etmeye yönelik bir propaganda stratejisi olarak kabul edilmektedir. Görülecegi üzere algı yönetimi davranışları ve nesnel sorgulamayı etkileyen her türlü faaliyeti içerirken, kamu diplomasisi daha çok yurtdışına yönelik olarak psikolojik operasyonları ve halkın bilgilendirilme ve yönlendirilmesi faaliyetlerini kapsamaktadır.

Sonuç ve Öneriler

Türk Dünyası hâlihazırda yedi bağımsız devlete sahiptir. Bunun dışında çeşitli özerklik derecelerine sahip siyasal tüzel kişiliği olan birçok yapılar da bulunmaktadır. Herhangi bir siyasi tüzel kişiliği olmayan çok sayıda Türk kökenli topluluk da değişik cografyalarda yaşamlarını sürdürmektedir. Değişen ve dönüşen devlet yapısı, her yerde aynı derecede ve seviyede gerçekleşmemektedir. Her bir Türk topluluğunun kendine özel koşulları bulunmaktadır. Ancak gerçekleştirilebilecek bir takım calışmalar da mümkündür. Bunlar;

1-Dünyanın neresinde ne kadar Türk kökenli halk yaşadıgının tespiti bakımından bir envanter çalışması yapılmalıdır. Yapılan tespitler istikametinde her bir Türk toplumu özel olarak çalışılmalı, durumları, sorunları, öncelikleri, beklentileri ortaya konulmalı ve buna göre Türk Dünyasına yönelik çalışmalar yürütülmelidir.

2-Türk topluluklarının kendi kimliklerini nasıl tanımladıkları, Türk Dünyasi içinde kendilerini nasıl konumlandırdıklerı tespit edilmeli, Türklük algıları ortaya konmalıdır.

3-Tüm Türk topluluklarında Türk üst kimligi ve bu kimlige aidiyet duygularını güçlendirmek üzere kamu diplomasisi unsurları başta olmak üzere medya ve enformasyon unsurları belli bir plan ve program dâhilinde kullanılmalıdır.

4-Türk tarihinin ortak değerleri medya araçları ile Türk Topluluklarında tanıtılarak ortak kimlik inşasında mutlaka değelendirilmelidir.

5-Türk Dünyası ortak stratejik araştırmalar merkezi, Türk Dünyasi sivil toplumları tarafından kurulmalıdır.

6-Türk Dünyası topluluklarının baskı noktaları tespit edilmeli ve ona göre bir program geliştirilmelidir. Zira baskı noktaları toplumların zayıf noktaları oldugu için buralardan toplumlar psikolojik müdahalelerin kolayca hedefi olmaktadırlar.

.

Cesurhan TAŞ

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Kaynakça

1-Aydın, Mustafa (1996). “Uluslararası İlişkilerde Teori, Yaklaşım ve Analiz” Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 50 (3-4): 71-114.
2-Cowan, Geoffrey ve Amelia Arsenault (2008). “Moving from Monologue to Dialogue to Collobration: The Three Layers of Public Diplomacy.” The ANNALS of the American Academy of Political and Social Science 616 (10):10-30.
3-Cull, Nicholas (2009). Public Diplomacy: Lessons from the Past. Los Angeles: CPD Perspectives on Public Diplomacy Figueroa Press.
4- Gonesh, Ashvin ve Jan Melissen (2005). Public Diplomacy: Improving Practice. Glingendael: Netherlands Institute of International Relations.
5-Gültekin, Bilgehan (2005). “Türkiye’nin Uluslararası İmajında Yükselen Değerler ve Eğilimler.” Selçuk İletişim Dergisi 4(1): 126-140.
6-Manheim, Jarol B. (1990). Strategic Public Diplomacy: The Evolution of Influence.NY: Oxford University Press.

Cesurhan Taş Hakkında

Cesurhan TAŞ: (Ankara) 1974 Anamur doğumludur. ODTÜ İ.İ.B.F, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. İngilizce, Arapça ve Rusça bilmektedir. Devlet yapısı, kamu yönetimi, mali yönetim, kalkınma ekonomisi, bölgesel kalkınma ve kamu hukuku alanlarında çalışmaları bulunmaktadır. Yörük ve Türkmen kültürü üzerine de araştırma ve inceleme çalışmaları yapmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz