Twitter Facebook Linkedin Youtube

CEMİL MERİÇ VE “BU ÜLKE” (KİTAP ÖZETİ)

Ömer YILMAZ

Ömer YILMAZ

Cemil Meriç’in kaleme aldığı “Bu Ülke”, ilk baskısı 1974’te Ötüken yayınları tarafından yapılan ve Meriç’in en çok okunan kitabıdır. Cemil Meriç, Bu Ülke’de aslında Türkiye’nin meselelerine değinmiştir. İlk sayfalarında uzun uzun kendi hayatını, yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları anlatmış ve söylemek istediklerini de olaylar üzerinden giderek anlatmıştır.

Toprağını kaybetmek; hangi Türk aydınına “Biz neyi kaybettik?” diye sorsanız, “Topraklarımızı kaybettik” cevabını alırsınız. Ama aynı soruya Cemil Meriç’in vereceği cevap şudur: “Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de… En değersiz şeyimizi kaybedince, her şeyimizi kaybettiğimizi anladık!”

Cemil Meriç, 1916’da Hatay’da dünyaya gelmiştir. Ailesi, Rumeli Türklerindendir. İstanbul üzerinden Hatay’a geçmiş ve oraya yerleşmişlerdir. Cemil Meriç, Reyhaniye’de dünyaya gelir. Babasının Kuran-ı Kerim ‘in iç sayfasına düştüğü tarih; 12 Kanunu Evvel 1332, yani 12 Aralık 1916 dır. Çocukluk devri, insan kaderinin çizildiği dönemdir. Cemil Meriç de hayatı boyunca çekeceği sıkıntıları, dışlanmayı o zamandan itibaren yaşamaya başlamıştır. Göçmen bir aile, düşman bir çevre ve keşfedilmesi zorunlu bir dünya… O dünyada küçücük ve yapayalnız bir çocuk, bir yabancıdır ve bir başınadır. Bütün çocukluğu boyunca herkes seksek oynarken, ip atlarken, çember çevirirken, top koştururken, misket oynarken; O, kitapların dünyasında bir başınadır. Dört yaşında, okumayı öğrenir. Akranları kitapların ancak resimlerine bakabilirken o, Mehmet Emin Yurdakul ve çıkardığı Türk Sazı kitabını dergisini okumaktadır. Çevresine göre çok farklı giyimli, gözlüklü, kısa pantolonlu, dört yaşında ve dört numara miyop bir çocuk.

Cemil Meriç, kendisini ve ailesini şöyle tarif ediyor; “Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem, bu yabani dünyada aşinası olmayan hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralık’ta doğan ben, hep itilip kakılmışım. Düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.”

İlkokulu bitirip ardından Antakya Sultanisi’ne başlar. Burası, tam ona göre bir okuldur. Ortaokul değil de tam bir fakültedir. O sıralar Hatay, Fransız mandasıdır. Müfredat da ona göredir. Tabi Tarih, Arapça ve Türkçe dışında bütün dersler, Fransızcadır. Cemil Meriç, bu sayede Fransız Edebiyatını daha yakından tanıma imkânı tanır. Okuma yelpazesi, yalnızca Fransız edebiyatından ibaret olmayıp, bir lise talebesinden beklenmeyecek genişliktedir. Parlak bir öğrencidir, her sene sınıf birincisi olur. Ama parlak öğrenci olmak ona yetmez. Parlak öğrencilik, saman alevinden başka nedir ki? O, ancak yazmalıdır ve yazar da…

1933’te Yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı çıkar; “Geç Kalmış bir Muhasebe”. Ardından, Hataylı Türklerin Fransız Mandasına direnmelerini savunan bir yazı yazar ve Türkçü bir politika güden mahalli Yıldız gazetesinde yayınlar. Antakya sultanisinin son sınıfındadır. Fakat genç Cemil’in Yıldız Gazetesindeki yazısı, Fransız İstihbaratının gözünden kaçmaz. Fransız karşıtlığı gerekçesiyle, mimlenir. Lise diplomasından mahrum kalan Meriç, başka bir mahrumiyetin pençesindedir. 6 numara miyoptur. 1936’da İstanbul’dadır. İstanbul yıllarını şöyle anlatır: “Yıllarca aç kaldım koca bir şehirde. Gurbet ve açlık… Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam…”

İstanbul’da tutunamaz. Mecburen memleketine döner. Yıl 1937’dir. Bir süre ilkokul öğretmenliği yapar. Ardından sınavla İskenderun Tercüme Odası’na girer. Onca hayal kırıklığından sonra, mutludur. Ancak bu mutluluğu çok uzun sürmez. Bir telefon emriyle aniden görevine son verilir. Ardından bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin kuruluş hazırlığı yapıldığı yıllarda, Hatay Aktepe’ye Nahiye Müdürü olarak atanır. Ancak yine bir telefon emriyle, 22 gün sonra azledilir.

1939’un Nisan ayı sabahı, polis Cemil Meriç’in Reyhanlı’daki evini basar. 300 kadar kitap ve dergi koleksiyonuna el koyar. Yargılanmak üzere Antakya’ya götürülür ve hapse atılır. Suçu, Komünizm propagandası yapmak ve bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs etmektir. Savcının talebi, idam olur. Zira Ankara’da, resmi ideolojinin dışında kalan her görüşü ezmeye azmetmiş bir rejim yürürlüktedir. Cemil Meriç, mahkemede muhalifliğini açıkça ifade eder. İfade ne kelime, haykırır. Ben bir Marksist’im. Böyle bir cümle, T.C. mahkemelerinde ilk kez telaffuz edilmektedir. Kendisi ise neden Marksist ideolojiyi benimsediğini şu şekilde anlatmaktadır: “Marksizm, bir tecessüstü bende. Herhangi bir batı memleketinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba ezilen daha kaç kişi var bu memlekette. Her aydınlığı yangın sanıp, söndürmeye koşan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki; yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketin en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini idareye peşkeş çeken memleketim…

Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim. Sadece namuslu olmak istiyordum. “Korktuğu için sustu” dedirtmemek için. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı. Bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordum Marksizm’e. Eziliyordum, ezilenlerin yanındaydım.

2 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eder. Devletin elinden kurtulmuştur. Ama bu defalık! Geri kalan hayatı boyunca, polisin nefesini ensesinde hissedecektir. Polis korkusuyla uyuyacaktır. Hapisten çıkınca, bir daha dönmemek üzere Hatay’dan ayrılır ve İstanbul’a gelir. Kültürün, tarihin ve krizlerin başkentine…

24’ünde bir delikanlıdır, Cemil. Yaşından çok daha olgundur. Dimağı alev alevdir. Alev alev yanan dimağı, herhangi bir kalıba bağlanmaya karşı dirençlidir. Ancak bir düşünce yöntemi olarak Marksizm’den asla vazgeçmeyecektir. Hem de hayatının sonuna kadar. Ancak Türkiye’nin meselelerinin herhangi bir ideolojinin formasyonuyla çözülemeyecek kadar çetrefilli, derin ve kendine özgü olduğunu kavramıştır. O yüzden de kendi krizlerini dindirmek için durakladığı Ateizm, Türkçülük ve Sosyalizm istasyonlarının hiçbiri, onu fazla oyalamaz. Zaten kolay çözümlere yüz vermeyen bir arayışın adamıdır o. Hafızası kaybolan bir ülkede, büyük bir arayışın adamıdır.

Cemil Meriç, İstanbul’a gelir gelmez, Yabancı Diller Yüksekokuluna kaydını yaptırır. Fakat hocaların bilgi eksikliklerini yüzlerine vuracak kadar donanımlıdır. Okulu, Cemil Meriç’e çok hafif gelir. O kadar ki; bir gün hocası Sabri Esat SİYAVUŞGİL, onu çağırır ve “Evladım, senin bu derslere ihtiyacın yok. Sen artık okula gelme” der. O da kitaplarının dünyasına sığınır. Salah BİRSEL, eşi ve benzeri görülmedik bu tutkuya şöyle tanıklık eder; “Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı. Odasından masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı”. Kitap, Cemil Meriç’in has bahçesiydi. Bu has bahçenin gözbebeği ise Balzac’tı. Balzac, Cemil Meriç’in; “Edebiyattaki ilk aşkım, düşünce dünyasına onunla girdim” dediği yazardır.

Cemil Meriç, 1942’de Fevziye MENTEŞEOĞLU ile tanışır. İlk karşılaşmalarından iki ay sonra, Kadıköy Kaymakamlığı’nda hayatlarını birleştirirler. 19 Mart 1942’de, Yabancı Diller Yüksekokulu’ndan mezun olur. İlk hizmet yeri, stajyer Fransızca öğretmeni olarak Elazığ’dır. Tüm sıkıntılara rağmen ilk ciddi yayın faaliyetleri, birbirini izler. Ayın Bibliyografyası, Yücel, Amaç, Yurt ve Rüya dergilerinde yazı ve eleştirileri yayınlanır. Kitap olarak ilk çevirisi; “Altın Gözlü Kız” da bu yılların ürünüdür.

Öğretmenlikten istifa ettikten sonra, geçinmek için gece gündüz çeviri yapar. 1 Nisan 1945’te, ilk göz ağrısı Mahmut Ali, aileye katılır. Ertesi yılın 16 Aralığında da kız babası olacaktır. Sonrasında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine Fransızca okutman olarak atanır. Bu arada gözlerindeki bozukluk iyice artar. Işık, yavaş yavaş ufukların ardına çekilmiş, gözlerindeki aydınlık giderek azalmıştır.

Cemil Meriç, Türkiye’nin 200 yıllık modernleşme sürecinin kaçınılmaz çelişkisini; “Batının sömürgesi olmamak için Batılılaşmak” olarak tanımlar. Batılılaşmak, ama nasıl? Yüzyıllardan beri didinmesine rağmen, Batılı olmayı becerememiş bir ülke. Hafızasını ve geçmişini kaybeden bir ülke, nasıl Batılılaşabilir? İşte bu yüzden Cemil Meriç, arafta kalmayı tercih eder ve “Zaten araf, ayaklarını yere basamayanların yurdu değil midir?” der.

Cemil Meriç, düşünce özgürlüğünü ilk gençliğinden itibaren hiç taviz vermeden savunur. 1956’dan itibaren Türkiye’nin önünde açılan yeni imkanlar, ona göre son derece değerlidir. Çünkü Türkiye, Batı kültürünün sömürgesi olmaktan, ancak düşünce özgürlüğüyle kurtulabilirdi. Çünkü Türkiye, kendisini mazisine bağlayan limandan demir almış bir ülkeydi. Türkiye’yi, bir daha geri dönmemek üzere yola çıkmış bir gemiye benzetiyor ve şöyle diyordu: “Ne Batıyı tanıyoruz, ne de Doğu’yu. En az tanıdığımız ise; kendimiz. Müslümanlılığından, Doğululuğundan, Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik. Bütün Kur’anları yaksak, bütün camileri yıksak, yine de Batılının gözünde; haçlı seferlerinin yalın kılınç tekbir getiren askerleriyiz.”

Ömrünün sonlarına doğru Cemil Meriç’in günleri, hastane sıralarında ve doktor muayenehanelerinde geçer. Birkaç ameliyat geçirir. Ancak ne yapılırsa yapılsın, sonuç değişmez. Gözlerinin birisinin retinası çatlaktır. Öbürü ise katarakt sonucu perdelidir. Doktoru; tıbbın o günkü imkânlarıyla gözlerinin tekrar görmesinin mümkün olmadığını söyler.

Cemil Meriç, kendi üslubu ile tarif eder gözleri: “Görmek yaşamaktır, vuslattır görmek… Görmek, sahip olmaktır. Mevsimler, bütün işveleriyle emrindedir. Renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açılır. Şafak onun için parıldar. Gutenberg, matbaayı onun için icat etmiştir. Şehrin bütün kadınları, onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü, onun içindir.”

Sonrasında, çeşitli hastalıklar geçirir ve 13 Haziran 1987’de hayata gözlerini yumar.

Kitaptan Alıntılar

Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir? ( Jurnal, 24.07.1964)

Ben, herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yeni ilan edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat;“Her düşünceye saygı”. ( Jurnal, 19.11.1964)

Cemiyetle beraber hakikatler de gelişir. Tek tehlike, bunu kavramamak, kızıl şal görmüş İspanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. Bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesi. ( Jurnal, 19.11.1964)

Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor, küskün. Ötüken yayınevinin bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak, mümkün değil. Son tahlilde, hudutlu imkânlarımızı isteyene bezletmekten başka çare yok. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime? ( Jurnal, 28.7.1974)

Bu Ülke ile İlgili Basında Çıkan Yazılardan Bazıları

Bu ülkenin, yani bizim ülkemizin trajedisini, hem de komedisini anlatan zevkle okunacak bir eser. (Haluk İmamoğlu, Yeni Asya, 7. 2. 1977)

Politikacısı, sosyalist, hümanist, yan geldimci, hatta milliyetçi aydını ile Batı çıkmazı içinde kaybolmuş zavallılar kafilesinin, zorla öldürülen büyük Osmanlı’nın mirasçısı Türklüğe biçtikleri zulümlü kaderin, bu kitap edebi hikâyesidir. (Ahmet Kabaklı, Tercüman, 7.2.1974)

Şiirle öfkeyi, tefekkürle heyecanı birleştiren edebi, fikri, içtimai bir eserin adıdır “Bu Ülke”… Profesör Kaya Bilgegil’in bir sohbette: “Elimde olsa, mekteplerde kıraat kitabı diye okuturdum” dediği bu eser, yazarın diğer eserlerine kaynak teşkil ediyor. Yeni nesil, geçmiş nesillerin hatalarına düşmemek, günahlarına bulaşmamak için, ışık tutan “Bu Ülke”yi okumalı. (İslami Hareket, 1. 6. 1978)

.

Ömer YILMAZ

SASAM Stajyeri – Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Sahipkıran AKADEMİ kategorisinde yayınlanan diğer yazılar için tıklayınız.

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorumlar (1)

  1. […] Cemil Meriç ve Bu Ülke, Sızıntı Dergisi – Aytaç Özan, Jurnal – Cemil Meriç, Elektronik Sosyal […]

Yorum Ekleyebilirsiniz