Twitter Facebook Linkedin Youtube

LATİN AMERİKA’NIN BAĞIMSIZLIK SÜRECİ (1800-1830)

Rıza SUNGUR

Rıza SUNGUR

Latin Amerika bağımsızlık süreci, 1800’lü yılların başında vuku bulan ve genel itibariyle sömürgeye dayalı yönetimlerin öngöremediği sonuçlara sebebiyet veren bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sürecin başlaması, domino taşı etkisi oluşturarak kısa bir zaman diliminde yaklaşık 16 cumhuriyetin temellerinin atılmasına ve belli bir ölçüde anayasal düzene geçilmesine büyük katkı sağlamıştır.

Latin Amerika bağımsızlık süreci; 1800’lü yıllar göz önüne alındığında, toplumsal ahengin yokluğuna dayalı birtakım engellerle karşı karşıya gelmiştir. İspanya Kraliyetinin sömürge topraklarında yönetimi kolaylaştırmak adına bilinçli bir şekilde oluşturduğu ortak paydadan yoksun toplumlar, herhangi bir “müşterek amaç” uğruna bir araya gelememiş ve “biz” hissiyatıyla hareket ederek gelecekleri adına mücadele verememişlerdir. Nitekim Latin Amerika halkının, kendi yaşadıkları ülke sınırlarından başka ortak bir paydaları olmamış, bu ortak payda oluşturulmamış ve buna, sömürgeciliğin doğasına aykırı olması hasebiyle müsaade edilmemiştir. Bu bağlamda, Latin Amerika halklarını müşterek bir amaç uğrunda toplayan husus, 1808 yılında Avrupa’da baş gösteren ve sömürgeci devletler İspanya ve Portekiz’i kendi varlıklarını sürdürebilme derdine düşüren Napolyon Savaşları ve bunun ağır sonuçları olmuştur.

Latin Amerika bağımsızlık sürecinin başlangıç noktası, İspanya kralının Napolyon’a esir düştüğü gündür. Avrupa’nın toplumsal ve siyasal yapısını derinden sarsan bu olayın altında yatan temel etmenler ise; 1789 yılında patlak veren Fransız İhtilali ve bu ihtilalin dayandığı iki ideolojidir; Liberalizm ve Milliyetçilik.

LATİN AMERİKA BAĞIMSIZLIK SÜRECİNDE TOPLUMSAL ÇATIŞMA

Latin Amerika bağımsızlık sürecinin önemli bir unsuru da; İspanyol Amerikalılar olarak tabir edebileceğimiz Latin Amerika halkının kendi içindeki uyuşmazlık ve çatışmacı yaklaşımlardır. Bu çatışma ve uyuşmazlığın ana etmenleri; İspanya Kraliyetince sömürgeleştirmenin ilk aşamalarında Latin Amerika’ya yerleştirilen ve Latin Amerika doğumlu beyaz yerliler “Kreoller” ile İspanya doğumlu ve Latin Amerika sömürgelerinde üst düzey görevlere getirilen “İspanyollar”dır. Kreoller, Latin Amerika’da büyük toprak parçalarına sahip olan, emrinde binlerce kölenin günü kurtarabilmek adına çalıştığı ve gelirini bu insanlardan aldığı vergilerden sağlayan yönetici bir kitleyi teşkil etmiştir. Aslında sömürgeleştirmenin en ön saflarında çaba sarf eden bu yönetici kitle, İspanya Kraliyetince İspanya doğumlu olma esasına göre atanan üst düzey İspanyolların gölgesinde kalmaktan bunalmış, asıl önemin kendilerine atfedilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu iki grup arasındaki rekabet ve çekişmeden önemli derecede etkilenen kesim ise; bu toprakların asıl sahibi olan yerliler ve sömürgelerden en fazla verimi alabilmek adına bu kıtaya zincirlenen Afrikalı köleler olmuştur. Latin Amerika’da bağımsızlık ateşini körükleyen Kreoller, bu yangının kendilerini de kasıp kavuracağından habersizdiler. Yerli ve köle halkın gözünde; onları bu hale getiren İspanya Kraliyeti kadar suçluydular. Gerçek bağımsızlık isteyen yerli halk, sadece İspanyalı amirlerinden kurtulmak amacıyla bağımsızlık narası atan bu Kreol kitlesine karşı durarak, iki kez bağımsızlık kazanmıştır.

LATİN AMERİKA BAĞIMSIZLIK SÜRECİNDE ÜLKESEL DEĞERLENDİRMELER

gamerikaBREZİLYA

Latin Amerika bağımsızlık sürecinde Brezilya’ya ayrı bir parantez açmak gerekir. Napolyon’un İspanya ve Portekiz’i işgali sırasında, kurtuluşu Brezilya’ya firar etmekte bulan Portekiz Kralı Prens Joao, Rio de Janerio’ya gelerek sömürgesinde bulunan halkın başında olduğunu gösterdi. Prens Joao, ilk aşamada Brezilya’nın ticaretini serbestleştirerek bu bölgede ekonominin canlanmasını sağladı ve ekonomik refah, kısa süreli de olsa haklın kralına aidiyet duygularını artırdı. Ancak bu durum, pek uzun sürmedi. İngiltere’nin baskıları sonucu köleliği bir dereceye kadar sınırlayan Prens Joao’nun bu tavrı, ülkedeki köle nüfusunu İngiliz ihraç malları için potansiyel bir kitle haline getirdi. Sonuç itibariyle talep patlamasının ve satın alma gücündeki yetmezliğin kesişim noktası, ekonomik darboğaz oldu. Bu toplumsal memnuniyetsizlik, Prens Joao’nun mevcudiyetini sorgulamaya açmış ve 1817 yılında Pernambuco’da bölgesel cumhuriyetin ilanı ve anayasasının hazırlanmasına neden olmuştur. Latin Amerika kıtası için çok yeni ve garip olan bu kavramlar, taraftar bulamamış olsa da, Prens’in kendi yönetimini gözden geçirmesini sağlamıştır. Brezilya’nın bağımsızlığa giden sürecinde önemli bir unsur da; Napolyon’un Waterloo Savaşını kaybetmesi sonucu yaşama sahasına kavuşan Portekiz’in kendi kralını ülkesine geri çağırmasıydı. Aslında savaşın son bulmasının doğal sonucu olarak görülse de, Prens Joao’nun Portekiz’e dönüşü zaman almış ve bu süreçte Brezilya’yı Portekiz’e eş bir statüye getirerek Brezilya’ya örtülü bir bağımsızlık sağlamıştır. 1822 yılında kurulan ve kendini Brezilyalı hisseden her kesimden insana açık olan Brezilya Partisinin etkili ve yoğun çabaları, Prens Joao’nun yerine gelen oğlu Pedro’yu etkilemiş ve Pedro, Brezilya’yı bağımsız bir ülke, kendini de bu bağımsız ülkenin kralı ilan etmiştir. Sonuç itibariyle Brezilya’nın bağımsızlık süreci, kanlı çarpışmaların ve mücadelenin değil, toplumsal tepki ve isteğin ısrarlı ve ılımlı bir şekilde somutlaştırılmasının sonucu olmuştur. Toplumu birleştirici bir unsur olarak karşımıza çıkan Brezilya Partisi, ileride daha uyumlu ve uzlaşmış bir toplum oluşumunun temellerini atmıştır.

MEKSİKA

Meksika’da, Napolyon’un İspanya ve Portekiz’i işgalini takip eden süreçte halk ayaklanmaları baş göstermiş, bu ayaklanmaların liderliğini üstlenen Kreoller, ilerleyen aşamalarda sömürgeci İspanyollardan ayrı görülmeyerek, ölüme mahkum edilmişlerdir. Kreoller ve İspanya Kraliyetince atanan üst düzey görevliler arasındaki bu çatışmacı rekabet, her iki unsuru da yerli halkın gözünde aynı kefeye koymuştu: Ortak Düşman. Bu bağlamda, kendisi de Kreol olmasına rağmen tamamen yerli halkın bağımsızlığını ve egemenliğini savunan Miguel Hidalgo’nun başlattığı isyan hareketi, büyük yankı uyandırmış; sömürülmüşlüğün son noktasında olup kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan yerli halk da, bu isyanın fitilini ateşleyerek bu kıtayı iliklerine kadar sömürmekle mükellef İspanyollar ve Kreolleri ölümle yüzleştirmişlerdi. Miguel Hidalgo’nun yakalanıp öldürülmesini izleyen dönemde, bu görevi Jose Maria Morelos üstlenmiştir. Morelos, keskin ve kararlı bir tavırla toplumun köleleştirilmesine, yoksulluğa, adaletsizliğe son vermek adına toplumsal çatışmanın özünü teşkil eden “Kast Sistemi”ni yasakladı. 1813’te bağımsızlık ilan etti ve yakalanarak öldürüldü. Ancak, Meksika’nın bağımsızlığı adına attığı adımlar, gelecekte sömürge yönetimine ağır kayıplar verdirdi. Napolyon’un Waterloo Savaşındaki yenilgisinden sonra tahta yeniden geçen İspanya Kralı VII. Fernando, Latin Amerika’da süregelen isyanları bastırmış ve isyancı halk kitlelerini katletmeye başlamıştır. Ancak 1820 yılında İspanya’nın iç meselesi olarak meydana gelen liberal merkezli ayaklanmalar, bir kez daha ispanya Kraliyetini kendi içine kapanmaya zorlamış ve bu durumu iyi değerlendiren Kreol kökenli komutan Agustin De Iturbide ile isyancı halk cephesi komutanı Vicente Guerrero, işbirliği yaparak 1821 yılında Meksika Monarşisini ilan etmiş ve İspanyolların Meksika üzerindeki 300 yıllık hakimiyeti son bulmuştur. Ancak, Kreol bir lidere tahammül göstermekten imtina eden yerli halkın askeri liderleri, Agustin De Iturbide’yi devirerek cumhuriyeti ilan etmişlerdir.

SİMON BOLİVAR ETKİSİ

Latin Amerika’daki ilk bağımsızlık savaşı, Firancisco Miranda ve Simon Bolivar önderliğinde Venezuela’da verilmiş ve sonuçları itibariyle Panama, Ekvador, Peru, Bolivya, Kolombiya ve Venezuela’ya bağımsızlıklarını getiren bir adım niteliğine bürünmüştür. Ancak bu süre zarfında kazanılan bu zaferleri gölgede bırakacak ve toplumsal yapıyı derinden etkileyecek bir deprem meydana gelmiş; ortaya çıkan bu otorite ve dayanışma noksanlığını iyi değerlendiren İspanyol ordular, kaybettikleri toprakları geri almıştır.

Bu olayların akabinde, halkın nazarında “El Liberdator” (Kurtarıcı) olarak bilinen Simon Bolivar, kendisinin başlatmış olduğu özgürlük mücadelesini nihai amaca ulaştırabilmek için Venezuela’da İspanyollarca alıkonulmamak için önce Jamaika’ya, ardından Haiti ve son olarak da Kolombiya’ya geçmiştir. Bu bağlamda, Simon Bolivar’ın özgürlük ve bağımsızlık algısını belirtmekte fayda görülmektedir. Simon Bolivar’ın bağımsızlık ve özgürlük anlayışı; yerel ya da bölgesel bir nitelikte olmayıp, aksine İspanyol egemenliği altında bulunan bütün Latin Amerika topraklarının bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşması temelinde oluşmuştur.

Venezuela, Bolivya, Peru, Kolombiya, Panama ve Ekvador’u kapsayan ‘’Büyük Kolombiya’’ ideali ile Simon Bolivar ve ordusu, İspanyol ordusunu bozguna uğratarak, 1819’da Kolombiya’yı, 1821’de Venezuela’yı ve 1822’de Ekvador’u fethetmiştir. 1824 yılında Peru’nun bağımsızlığını kazanması ile birlikte Latin Amerika birliği sağlanmış ve 1492 yılında kıtaya sirayet eden İspanyol sömürgeciliği son bulmuştur.
6 Ağustos 1825 tarihinde Peru’nun güneydoğusunda yer alan bölge, Simon Bolivar tarafından kurtarılmıştır. Bu bölge, kurtarıcısı olan Simon Bolivar’ın -El Libertador- adını alarak ‘’Bolivya’’ adını almıştır.

Günümüzde ‘’Bolivarcılık’’ akımı ve siyasi öğretisi, Latin Amerika kıtası için önemli bir mihenk taşı olmuş ve Latin Amerika’nın birleşerek yekpare, güçlü bir yapıya kavuşmasını, temel ideoloji olarak benimsemiştir.

GENEL SONUÇ

Latin Amerika’nın bağımsızlığına giden bu süreçte Liberalizm ve Milliyetçilik akımları, şüphesiz ana etmenler olarak görülmektedir. Ancak, böylesine zor ve ağır bedelleri olan bağımsızlık süreci, halkın egemenliğini halka teslim eden bir olgu olmaktan çok; halk adına egemenliği dilediği gibi kullanan “beyaz yerlilere” (Kreol) hizmet etmiştir. Bu yönüyle sürdürülebilir bir halk desteğinden yoksun siyasi elit; nihai barış, refah ve huzura erişmede önemli sıkıntılar çekmiştir.

Bağımsızlık sürecinde Latin Amerika yöneticileri tarafından sıkça vurgu yapılan “Amerikalılık” teması, bağımsızlık sürecinin sonu itibariyle ortak payda olmaktan çıkmış ve her bağımsız devletin kendi işleyişine dönmesi, sömürgeciliğin kıtayı tamamen terk etmesini engellemiştir. Bu bakımından, ekonomik parametreler vasıtasıyla Latin Amerika halklarının toplumsal kodlarıyla oynanmış ve süreklilik arz eden bir bağımsızlık modeli, tesis edilememiştir.

Latin Amerika bağımsızlık sürecini izleyen dönemde, İspanya Kraliyeti’nin oluşturduğu ekonomik ve siyasi otorite boşluğu; Kuzey Amerikalı, Fransız ve İngiliz ticaret adamları ve yöneticiler tarafından dolduruldu. Bu süreçte Venezuela, Peru ve Meksika, İngiltere’nin önemli bir pazarı haline gelmiş; Brezilya ise en büyük deniz aşırı ekonomik pazarlarından biri olmuştur.

Kanla, savaşla ve kendilerinin olanı kendilerine mal edebilme tutkusuyla girişilen Bağımsızlık Sürecinin sonu; emeğin, azmin ve çalışmanın karşılığını bulamayacağı başka bir yol ayrımına gelmişti. Değişen ise; sadece sömürenin adı idi, gerisi bildiğimiz Latin Amerika…

.

Rıza SUNGUR

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Rıza SUNGUR Hakkında

Rıza SUNGUR: (Ankara) 1990 Tarsus doğumludur. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Ankara Üniversitesi Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezinde yüksek lisans çalışmaları yürütmektedir. İngilizce, Portekizce ve İspanyolca dillerine hâkimdir. Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk ve Latin Amerika Çalışmaları alanında araştırma ve çalışmalarda bulunmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz