Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAMIN TEMELLERİ

Talha Oğuz ANACIK

Talha Oğuz ANACIK

Türk tarihinde hiçbir zaman dinsel manasının dışına çıkarılmayan İslam, 19.yy’ın sonlarında ve 20.yy boyunca, gerek iç, gerekse dış siyasette yoğun bir şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. Bu kullanım, 19.yy sonlarında pragmatist bir amaçla Osmanlı’nın dağılmasını önlemek ve dış siyaseti belirlemek amacıyla yapılırken; Cumhuriyet’in ilanı ile beraber rejim yarışını düzenleyen ve yeni siyasi oluşumlara gebe olan bir tutum izlemiştir. Siyasal İslam’ın Türk siyasetine girişinin Türk Tarihi’nin en uzun ve zorlu dönemlerinden birinde olması, onu doğal olarak hayati derecede önemli bir noktaya getirmiştir. Bu yüzdendir ki İslam’ın siyasi söylemi, hiçbir zaman ikinci planda kalmamıştır. Bu söylem, dönemden döneme farklılık gösterse de derin manada hep aynı çizgide devam etmeyi istemiştir.

Bu makalede; siyasal İslam’ın Türk siyasi tarihine girişi, siyasi figürlerle olan bağlantısı ve siyasi İslam’ın seyri ele alınacaktır. Aynı zamanda siyasal İslam’ın toplum ve halk kitleleri ile olan bağlantılarının sebepleri de irdelenecek ve bu sebeplerin arkasındaki iç ve dış dinamikler ele alınacaktır.

Siyasal İslam’ın Ortaya Çıkışı

Batılılaşma ile modernleşmenin birbirine karıştırıldığı Türk siyasal hayıtındaki siyasal İslam paradigması ile evrensel boyuttaki siyasal İslam’ın çıkış noktaları, her ne kadar aynı olsa da, politik sebepleri birbirlerinden farklı yapıdadır. Bu sebeple İslam’ın siyasallaşmasını hem iç hem de dış politik unsurlardaki farklılıklardan dolayı ikiye ayırmak mümkündür. Daha evrensel düzeydeki siyasal İslam’ın temel unsurunu; emperyalizm karşıtı bir çizgi oluşturmaktadır. Özellikle de II. Dünya Savaşı sonrasında, tarihteki ilk Yahudi devletinin Orta Doğu gibi etnik ve dini yönden bir hayli çeşitlilik gösteren bir bölgede kurulması, İslam’ın siyasal kimliğini kazanmasında çok önemli bir rol oynamıştır.

Oluşan siyasi olayların yanında, Müslüman toplumların modernleşme, batılılaşma ve emperyalist hareketlerin karşısında yaşadığı yozlaşma da, Siyasal İslam’ın gelişmesine katkıda bulunmuştur. Başta Seyyit Kutub olmak üzere birçok Müslüman ve Sünni fikir insanı, İslam topluluklarının Batı karşısında geri kalmışlığının sebebi olarak, İslam’daki hurafeleşmeyi ve değişen siyasal ve ekonomik duruma ayak uyduramamayı başlıca etken olarak görmüşlerdir. İşte bu gibi sebeplerden dolayı, İslami hareket kendisini gerek siyaset bilimi, gerekse de sosyoloji bilimiyle ilişkili görmeye başlamıştır. Oluşmaya başlayan bu ilişki, ilerleyen yıllarda da ülkelerarası siyasette daha belirgin bir şekilde rol edinmektedir. Aynı gelişmeleri sadece İslam’ın siyasallaşması açısından değil, diğer dinlerin özellikle de Yahudilik’in siyasal bir değerler dizisi olarak yoğun bir şekilde işlenişi açısından da söylemek mümkündür. Zira 1970’li yıllardaki ekonomik ve siyasal krizlerin uluslararası boyutta bir önem arz etmesine sebep olan olayların menşei Orta Doğu merkezli olup, Arap-İslam devletleri ile henüz kurulmuş olan İsrail (1948) arasındaki bölgesel krizlerden kaynaklanmaktadır. Huntington’ın da belirttiği gibi; dünya artık, din ağırlıklı kültür farklılıklarının egemen olduğu değişik uygarlıkların arasındaki bir çatışma ve denge ortamına girmiştir. (Huntington, 1996).

Siyasal İslam’ın, İslam ile olan ilişkisi ise uygulamadaki kurallar bütünlüğünün İslami kaidelere göre belirlenmiş olmasıdır. Yani, Kitap ve Sünnet gibi ana referans kaynaklarından yola çıkarak yeni bir toplum, yeni bir devlet yapısı, yeni bir sosyal ve kültürel örgütlenme ve evrensel manada da Büyük İslam Birliği`ni hedeflemektedir. Siyasal İslam’ın İslamiyet ile ilgili olan bağı da; hükümlerin (kanunların) aynen Asr-ı Saadet dönemindeki gibi uygulanmasına dayanmaktadır.

Türkiye’de Siyasal İslam

Türk tarihinde siyasal İslamcı olarak nitelenen grupların bu isimleri, aslında kendileri tarafından belirlenmemiştir. İslamcı yakıştırması, bu entelektüel gruplara daha sonradan verilen bir nitelemedir. Osmanlı`nın son döneminde “İslamcı” lafzını ilk kullanan kişi, Ziya Gökalp’tir. (Şentürk, 2011) Yazmış olduğu ve daha sonradan Türkleşmek-Muasırlaşmak-İslamlaşmak adıyla kitaplaştırılan “Üç Cereyan” isimli makalesinde, İslamlaşmak ve İslamcılık kavramları sıkça dile getirilmiştir. Ancak Hulusi Şentürk’e göre; İslamcı olarak adlandırılan bu gruplar, kendilerini İslamcı olarak tanımlamak yerine, o dönemin siyasi durumundan mıdır bilinmez, amaçlarının sadece İslami kavramları kullanarak farklı bir siyasal düşünce oluşturmak değil; fakat İslam’ı daha iyi yorumlamak olduğunu savunmuşlardır. Bu dönemdeki ilk İslamcı gruplar, Osmanlı`nın hem içerdeki hem de dışardaki siyasi bunalımlarının bir sonucu olarak, tarihçiler tarafından daha çok pragmatist hareketler olarak görülmektedir. Çünkü dağılmakta olan Devletin artık son çaresi olarak gördüğü Halifelik Makamı, Osmanlı`nın Müslüman âlemi üzerinde gerçekten de sorumluluk sahibi olmasını sağlıyordu. Ortaya çıkan bu sorumluluk ve aidiyet olgusu, Osmanlı entelektüel gruplarını ister istemez İslam’ı “yeniden yorumlamak” adı altında Halifelik makamını siyasal bir paradigmaya dönüştürmüştür.

İstiklal Savaşı yıllarında milliyetçi ve yurtsever duyguların yanında, dinsel faktörler de halkı birleştirici bir unsur olarak kullanılmıştır. Mustafa Kemal, mücadele yıllarının başında Hoca, Şeyh, Dersiam gibi dini figürleri, birleştirici ve toparlayıcı metaforlar olarak çizmiştir. Fakat İstiklal Savaşı’nın sonlarına kadar bu ortaklık devam etmesine rağmen; Cumhuriyet’in kuruluşu, Müslüman bir toplumda dinin siyasi olarak istismarına karşı olduğu için, doğrudan İslam’a karşı yapılmış bir hamledir (Ay, Şadiye 2004). Ve daha sonraki yıllarda Cumhuriyetçi ve devrimci kadro ile siyasal İslamcı, daha doğrusu Gelenekçi kadro arasındaki kesin çizgi, altı yüz yirmi üç yıllık bir kurum olan Saltanât (1922) ve bin üç yüz yıllık bir silsile olan Halifelik (1924) kurumlarının kaldırılmasıyla belirlenmiştir. Bu olayların etkisi, erken Cumhuriyet yıllarındaki siyasal süreci etkileyen başlıca olaylar olmuştur.

Şerif Mardin, değişen ve çağdaşlaşan toplumlarda dini kaçınılmaz bir biçimde, bireyin bütünleşme sorunlarını çözen önemli mekanizma olarak işlevini sürdürmesi gerektiğini söyler. Gerçekten de, genç Cumhuriyet Türkiye’sinin aleni ve sistemli bir şekilde Batılılaşa politikası gütmesi, çağdaşlaşma ve laikleşme adına bin yıllık bir İslamiyet geçmişi olan Türk toplumunu adım adım İslam’dan uzaklaştırması, yapılan inkılap ve çağdaşlaşma hareketlerini kabul etmek bir yana; bu yenileşme hareketlerine kitlesel olarak muhalif sesler yükselmiştir. Şeyh Said Ayaklanması (1925) bunun en önemli ve ciddi örneklerinden birisidir. Mardin, çağdaşlaşma yönündeki değişmenin, laikliği getirdiği oranda dini, toplumsal ve bireysel yaşamın dışına çıkardığı, böylece de bireyleri bir arada tutan “harcı” yok ettiği kanaatindedir (Mardin, 1992: 282-285). Bu dönem boyunca Cumhuriyetin ilanı ile devleti ve toplumu birbirine özdeşleştiren en önemli iki ilke; Laiklik ve Halkçılık idi; ancak Laiklik ilkesi aktif bir şekilde yapılandırılarak uygulanırken, Halkçılık ilkesi geri plana itilmiş ve gerçekleştirilen yenileşme hareketlerinin toplumsal tabana yayılması minimuma indirgenmiştir. Bunun en önemli sonuçlarından birisi de Osmanlı iç siyasetinin de önemli sorunlarından birisi olan merkez-çevre sorununa tuz biber oluşudur. Birçok otorite, devlet ile toplum arasındaki bu boşluğu en iyi şekilde dolduracak olan kurumun; “din kurumu” olduğunu kabul eder. Mübeccel Kıray; siyasal İslam’ın, iç dinamik öğeleri açısından bir “tampon kurum”, bir “ara form” olduğunu ve Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde bir dönem “toplumu birleştirici” ve “dengede tutucu” fakat geçici bir işlevi yerine getirdiğini ileri sürer. Ancak, Cumhuriyet rejiminin temel metaforu; milliyetçilik olmuştur ve din kavramı, daima arka planda tutularak ümmetçilik fikri unutturulmaya çalışılmıştır. Bir biri ardına TBMM tarafından çıkarılan yasalarla Saltanat ve Halifelik kurumlarının kaldırılması, Şer-iye ve Evkaf Vekâletinin kabulü, 1926 Medeni Kanununun kabulü, 1928 Harf Devrimi gibi gelişmeler, siyasal İslam’a bu kısa dönem içinde ağır darbeler vurmuştur. Ve bunun sonucu olarak siyasal İslam’ın potansiyeli, tam tersine giderek artmıştır. Siyasal İslam’ı saran bu kıskaç, 1946 yılına kadar sert bir şekilde devam etmiş, dönemin iktidarı CHP tarafından, çok partili sistemin getirdiği rekabetçi politikalardan dolayı bir esneme politikası güdülmüştür.

Demokratikleşme ve Siyasal İslam İlişkisi

Çok partili hayata geçişten itibaren devlet, siyasal İslam’ın gelişip güçlenmesine yardımcı olmuştur. Tabii o zamanki DP hükümetinin amacı, gelişen bu İslamcı kesimi tamamen kendi yanına çekebilmekti. Bu dönemde ezanın orijinal diline çevrilmesi, radyolarda dini yayınların (ezan okunması) başlaması, din derslerinin okullarda zorunlu hale getirilmesi, dönemin İslamcı gruplarını daha göz önünde bulunur bir hale getirmiştir. CHP ve DP arasındaki siyasi diyaloglarda da artık İslamcı kavramların sıkça dile getirilmesi, İslamcı düşünceyi bir propaganda aracı haline getirse de İslamcı grupların kendilerine sağ partilerde yer bulmasına yardımcı olmuştur. İlerleyen yıllarda da Türk siyasal hayatında demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılması sonucunda, siyasi İslami hareketler kitle halinde siyasete girme imkânı elde etmişlerdir. Ancak burada başka bir önemli konu daha mevcuttur. 1950’li yıllarda Türkiye ile ABD arasındaki ikili diplomatik ilişkiler, oldukça yoğundur. ABD’nin dış siyaseti gereği Türkiye ile yakın ilişki içeresinde olmasının bariz sebebi, Sovyet İstilası endişesi ve Komünizm tehlikesidir. Bu yüzden kimi otoritelere göre Türkiye’de İslam’ın siyasallaşması sürecinde ABD’nin de katkısının önemli derecede olduğu belirtilmektedir. Çünkü Türk toplumu yapısında bir Komünizm sempatizanlığını engellemekteki en büyük araçlardan birisi de; din idi. ABD’nin Yeşil Kuşak Doktrini adıyla İslamcı toplumları ve grupları desteklemesi ve bu grupların partileşmesi (MNP, 1970), bu sürecin ilerlemesindeki en büyük sebeplerden birisiydi. Yazar Hulusi Şentürk’e göre, Türkiye’deki siyasal İslam’ın 1970’den önceki ve 1970’li yıllardaki durumu, “İhvan-ı Müslimin” ile; 1980’den sonrasındaki durumu ise “İran Devrimi” ile etkileşimdedir. Çünkü 1960 sonrasında Orta Doğu ve Arap entelektüellerinin İsrail meselesinden doğan emperyalizme karşı çıkışları, kitapları ve yazıları, Türkiye’de de etkili olduktan sonra İslam’ın siyasallaşması hızlı bir sürece girmiştir. Bu siyasallaşma, Orta Doğu toplumlarında da olduğu gibi Türk toplumunda da Batı karşısındaki geri kalmışlığın sebepleri üzerinden hareket edilerek hem siyasi, hem de ekonomik olarak kalkınmacı bir mücadeleye önem atfediyordu. Bu kalkınmacı politikaların yanı sıra, toplumun da yeniden Müslümanlaştırılması hedefleniyordu. Fakat dönemin siyasal İslamcı grubu MNP, İslamcı bir parti olarak nitelendirilip bu yönde bir politika geliştirmesine rağmen, laikliğe karşı açık bir politika geliştirmekten geri durmuştur.

Daha önce de belirtildiği gibi, tek parti dönemi ve dönemim iktidarının laiklik ilkesi konusundaki esneklik göstermeyen politikaları, İslamcı hareketleri çok partili yaşama geçilmesiyle birlikte sağ partilere itmiştir. Ancak dönemin siyasi koşullarının uygun olamaması nedeniyle, laikliğe karşı herhangi karşıt bir tutum sergilenmemiştir. Doğan Duman, dönemin siyasal İslami grubunu şu şekilde açıklamaktadır: “Küçük esnafın çıkarlarını temsil eden MNP, İslami bir parti olarak nitelendirilmesine rağmen, kuruluşundan kapatılmasına kadar hep çekingen bir İslami söylem kullanarak Laikliğe açıkça saldırmaktan çekinmiştir. Parti programlarında Laiklik için: Laikliği din aleyhtarlığı şekline dönüştüren bir anlayışa karsıyız şeklinde bir ibare kullanmıştır. MNP, Türkiye’de bağımsız bir İslami hareketin oluşması yolunda küçük ama ilk ciddi bir adımdır. Ancak; yürürlükteki yasalar nedeniyle İslami kimliğini açıkça sergilemekten kaçınan MNP, İslami bir sistemin taraftarı olduğunu ve bu sistem hangi yöntem ile kuracağını içeren mesajları üstü kapalı ve çok da net olmayan ifadeler ile belirtmekteydi.” (Duman, 1999)

Siyasal İslamcı grupların demokratikleşme yolundaki ikinci büyük adımları, MNP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıp, MSP’nin kurulmasıyla atıldı. Biri diğerinin devamı niteliğinde olan bu iki partini kurucuları, farklı siyasi figürlerden oluşsa da temsil ettikleri siyasi düşünce, yine aynı çizgide devam etmekteydi. MSP’nin kurulmasıyla beraber siyasal İslamcı gruplar, İslam ve Demokrasi yolunda bir adım daha atarken; 1973 seçimlerinin tek parti iktidarını imkânsız hale getirmesi sonucunda koalisyon ortaklığı kurabilme noktasına bile gelebilmişlerdir. Mevcut tüm zıt görüşlere ve CHP’nin MSP’yi irtica ile MSP’nin ise CHP’yi dinsizlik ile suçlamasına rağmen, CHP-MSP koalisyon hükümeti kurulmuş ve İslami geleneğin demokratik sistemlere ne derece uygun olup olmadığı da bu fırsat ile denenmiştir. Oluşturulan koalisyon hükümetinin ömrü, her ne kadar uzun sürmese de siyasal İslam’ın demokrasi ilişkileri 1970, 80 ve 90’lar boyunca devam etmiştir. 1960, 1970 ve 1980’li yıllardaki İslamcı söylemler, devlet ve bazı resmi çevreler tarafından tehlikeli bulunmamış olacak ki; hem 27 Mayıs hem de 12 Eylül Darbelerinden sonra din ve İslami öğeler üzerinde ciddi bir yaptırım uygulanmamıştır.

27 Mayıs MGK’sının ve 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlükçü ortamda devletin hedefinin sadece dinin siyasi olarak istismarının engelleme çabasının olduğu bir gerçektir. Bunun haricinde resmi Kur’an Kursları, İmam Hatip Okulları gibi eğitim kurumları üzerinde herhangi bir siyasi baskı kurulmamıştır. Yine aynı şekilde, 12 Eylül sonrasında da siyasal İslam’ın üzerinde bir baskının yaşanmaması, İslamcı gruplara politik ve sosyal açıdan epey yol aldırmıştır. Hatta bu dönemde MGK Başkanı Kenan Evren, halka hitap ederken yer yer ayet-i kerimeler ifade ederek, dinsel öğeler üzerinden vurgu yapmaktadır. Evren, 12 Eylül Darbesi sonrası konuşmalarıyla dini ve Kur’an ı referans göstererek İslami değerler ile milli değerleri birleştirmeye çalışmıştır. Ancak kimi otoriteler, Evren’in bu dinsel vurgularını siyasi bir hamle olarak vurgulamaktadır. Emre Kongar’a göre; darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren, darbe sonrası bütün siyasi partiler kapatılınca ihtiyaç duyduğu desteği, diğer siyasi liderlerin de yaptığı gibi din öğesinde bulmak istemiştir. Devlet’in siyasal İslam’a tanıdığı bu “ayrıcalık”, ilerleyen yıllarda İslamcı gruplara siyasal başarı olarak geri dönecektir. 1989 Yerel Seçimlerinde alınan başarı, 1991 erken seçimlerinde alınan %16’lık oy oranı ve son olarak 1994’teki yerel seçim zaferi, siyasal İslam için kesinlikle tesadüf değildi. Yılların dengeli siyaseti ve ayrıcalıklı yaklaşımı, siyasal İslam’ı daha sonraki dönemde iktidar koltuğuna bile getirmişti.

Türkiye’de siyasal İslam’ın hızlı yükselişi, post-Modern bir darbe olarak nitelenen 28 Şubat süreci ile bir o kadar da hızlı bir şekilde sona erdi. Hatta bu dönemin MGK kararları ile siyasal İslam hareketi, devleti yıkmaya yönelik hareketler olarak nitelendi. Peki, aniden değişen bu siyasi durumun sebebi ne olabilirdi? Mübeccel Kıray, siyasal İslam’ın gücünü belirleyen konulara bir de “dış dinamik öğeler” açısından bakmaktadır. Çünkü Kıray’a göre; siyasal İslam’ın yükselişi bir Soğuk Savaş dönemi olgusuydu. Zaten Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türkiye’de de siyasal İslam’ın ABD politikaları için gerekliliği de ortadan kalkmış oluyordu ve 1990’dan sonra siyasal İslam’ın dış dinamik güçleri tamamen azalacaktı.

Eğer bugün hem Türkiye siyasetinde hem de Orta Doğu siyasetinde siyasal İslam önemli bir akım haline geldiyse, hiç kuşkusuz bunda ABD ve emperyalizmin Soğuk Savaş döneminde ortaya koyduğu politikaların yakından ilgisi vardır. Bu yüzden, bazı otoriteler ve düşünsel çevreler; “Siyasal İslam” mücadelesini, emperyalizmin kör müttefiki olarak görmektedir. Kısacası, Türkiye’de siyasal İslam hareketinin yükselişe geçmesi, sadece Türkiye’nin iç siyasetini kapsayan bir olay değildir. Türkiye’deki demokratikleşme hareketi, İslam’ın siyasallaşmasında her ne kadar etkili olduysa da dünya siyasetindeki değişme ve gelişmeler de aynı yönde etki göstermiştir.

Toplumsal Düzende Siyasal Hareketlerin Etkisi

Müslüman bir toplumda, insanların İslami gelenek ve kurallara göre yaşamasını, siyasal İslam ile ya da sadece siyasetle bağdaştırmak, günümüzde de olduğu gibi, yapılan en büyük yanlışlardan birisidir. İslamcı yazar Hulusi Şentürk, bugün yapılan bu yanlışı şu şekilde ifade ediyor: “Din, ideoloji ve İslamiyet tanımlamaları incelendiğinde, İslam dinine mensup olan bir insanın sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal alanda kendi norm ve değerlerine göre tavır alması, zaten Müslüman olmasının doğası gereği bir tutumdur. Bu anlayışı savunan bir bireyin dini siyasallaştırdığı, dini ideolojileştirdiği gibi iddialar İslam’ı bilmemenin bir sonucu olabilir.”

Türkiye’nin siyasal İslam ile olan imtihanı, diğer İslam ülke ve topluluklarına göre çok çok farklıdır. Türkiye haricindeki İslam topluluklarının birçoğu otokratik ya da oligarşik bir iktidar erki tarafından yönetilirken; Türkiye’de bu durumun tam tersi olduğu söylenilebilir. Çünkü Türkiye’nin, nüfusunun %99’u Müslüman olan bir ülke olarak sosyal ve kitlesel anlamda demokrasi yanlısı bir tutum sergilemesi, Türk iç siyasetini yabancı otorite ve düşünce odakları açısından oldukça dikkat çekici kılmaktadır. Yabancı kaynaklı entelektüeller, Türkiye’yi bu yönde bir sınamaya tabi tutmuşlardır. Sağ ve muhafazakâr görüşlü entelektüeller, siyasal İslam ve halk kitlelerini organik bir şekilde birbirine bağlı görürken; sol görüşlü entelektüeller bu durumun tam tersini izah etmektedirler. Sol düşünürlere göre: Türkiye özelinde halkın siyasal İslam’a duyduğu sempati, pragmatisttir. Ayrıca siyasal İslam, halk kitlelerine onların çıkarları doğrultusunda karar alan bir yapı olmaktan çok, toplumun içinde bulunduğu durumdan potansiyel iktidar gücü amacıyla yararlanmaktadır. Bu yüzden de Türkiye’de ekonomik ve politik yoksulluk arttığı ölçüde siyasal İslam meşrulaşmaktadır.

Yine bir takım çevreler, toplumdaki siyasal İslam unsurlarının oluşumuna daha farklı bir çerçeveden bakmaktadır. Mesela Şerif Mardin, İslamcı grupları ve cemaatleri, Cumhuriyet’in başaramadığı birey devlet bütünleşmesini sağlayan bir mekanizma olarak tanımlamaktadır. Halk kitlelerinin, özellikle de Türkiye’deki grupların aidiyet gereksinimlerini iyi bir şekilde değerlendiren cemaat ve tarikat gibi İslami oluşumların, bu sayede hatırı sayılır bir genişliğe sahip olduğu söylenilebilir. Zira şu anda bile siyasal İslam’ın Türk siyasetinde kurduğu ideolojik üstünlük göz önüne alındığında, bu üstünlüğün sadece İslami değerlerden gelmediğini anlamak mümkündür. Çünkü siyasi İslam’ın ideolojik manada geliştirilmesi ve kavramsallaştırılması, İslamcı bilginlerden ziyade liberal entelektüeller tarafından sağlanmıştır. Bu ideolojik gelişim, evrensel manada olduğu gibi Türkiye siyasetinde de bu şekilde sağlanmıştır. Kimilerine göre siyasal İslam’ın gelişimi, sosyal ya da kültürel bir değişim iken, kimi çevrelere göre de bu gelişim, laiklik karşıtı atılan bir adımdır.

Sonuç

Siyasal İslam, İslami kaideleri ve kuralları siyasal olarak yorumlayan ve bu kuralları da topluma siyasi bir şekilde aksettiren bir düşüncedir. Bazen Şer-î, bazen liberal, bazen de demokratik kavramlar ile şekillendirilmeye çalışılan siyasal İslam düşüncesi, 20.yy’da Müslüman toplumları en çok etkileyen akımlardan birisi olmuştur. Özellikle de Türkiye’de, diğer Müslüman toplulukların aksine çoğunluğa dayalı bir demokratik sistem üzerine yerleştirilmeye çalışılan siyasal İslam, üzerine oldukça zaman harcanılmasını sağlamıştır. Türkiye’deki siyasal İslam örneği, ülke içindeki siyasi çatışmalardan çok, entelektüel, sosyal ve siyasal seviyeyi arttıracak olan bir argümandır. Bu yüzden Türk siyasetindeki siyasal İslam tartışması, bir kayıp ya da korku değil, bir nevi yeni bir siyasal katılım tecrübesidir.

.

Talha Oğuz ANACIK

Sahipkıran AKADEMİ kategorisinde yayınlanan diğer yazılar için tıklayınız.

__________________________________________________________

REFERANSLAR

Ay, Şadiye. (2004) ‘Türkiye’de Siyasal İslam’. Mevzuat Dergisi. Sayı:83

Duman , Doğan.(1999). ‘Demokrasi Sürecinde Türkiye’de İslamcılık’ . 2.baskı. İzmir: Dokuz Eylül Yayınları

Huntington, S. (1996) ‘The Clash of Civilizations and the Remarking of World Order’.New York: Simon&Schuster.

Kıray, Mübeccel.(1998). ‘Kentleşme Yazıları’. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Kongar, Emre. (2001). ‘21. Yüzyılda Türkiye’, İstanbul: Remzi kitabevi

Mardin, Şerif. (1992). ‘Bediüzzaman Said Nursi Olayı/ Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim’ İstanbul: İletişim Yayınları.

Öniş, Ziya, (2001) ‘Political İslam at the Crossroads: From Hegemony to Co-Existence, Contemporary Politics’. Vol:7 No:4

Şentürk, Hulusi. (2011). ‘Türkiye’de İslami Oluşumlar ve Siyaset: İslamcılık’. İstanbul: Çıra Yayınları.

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz