Twitter Facebook Linkedin Youtube

EL KAİDE’NİN İDEOLOJİSİ; CİHADİ SELEFİLİK – 2

Süleyman ERDEM

Süleyman ERDEM

İkinci Bölüm (Birinci Bölüm için tıklayınız)

El-Kaide dâhil bugün İslam adına savaştığını söyleyen pek çok örgütün kullandığı ve geleneksel İslam anlayışından sapan Cihat anlayışı, El Kaide’nin ideologu olarak nitelendirilen ve Seyyit Kutub’dan etkilendiği anlaşılan Abdullah Azzam’ın söylemleri ve eserleriyle yaygınlık kazanmıştır. Önceki bölümlerde de değinildiği üzere; Ehl-i Sünnet (geleneksel Sünni İslam) âlimleri, savaş ve cihat ilan etme yetkisinin devlet başkanına ait olduğunu savunmaktadırlar.[1] Onlara göre; devlet otoritesi altında olmaksızın hiçbir gruba silahlanıp kendi başlarına savaş ve cihat ilan etme yetkisi verilmemiştir. Mekke’de inen Kur’an ayetlerinin cihat emri içermemesi, bunun kanıtı olarak gösterilmektedir. Zira Mekke’de Müslümanların henüz bir devletleri yoktu.[2] Cihat ayetleri, Medine’de bir İslam Devleti kurulduktan sonra nazil olmuştur.[3]

Azzam ise geleneksel Sünni İslam’ın bu cihat anlayışından ayrılmakta; “Cihadın farz-ı kifaye[4] olduğu zamanlarda belirli şartlarda cihat ilanı için devlet otoritesinin onayına ihtiyaç duyulabileceğini, ancak cihadın farz-ı ayın olduğu zamanlarda buna kesinlikle ihtiyaç olmadığını savunmakta; yaşadığı dönem için cihadın farz-ı ayın olduğunu ilan etmekte[5] ve “Filistin’de cihat edecek güce sahip Arapların, cihada orada başlaması gerekir. Bu gücü kendinde bulamayanların ise Afganistan’a gitmesi gerekir” demektedir.[6] Azzam, “Halkı ilgisiz otururken bir insan tek başına cihat edebilir mi?” sorusuna da şöyle cevap vermektedir;[7]

“Evet bal gibi savaş eder; Allah Teala Nebisi’ne (s.a.v.) şöyle sesleniyor:

Sen sadece tek başına Allah yolunda savaş ver. Sen kendinden sorumlusun. Böylece (tek başına savaş vererek) diğer Müslümanları bilemiş, zira Allah küfredenlerin gücünü böyle kırabilir. Allah en güçlü ve cezası en çetin olandır.’ (Nisa/84)”.[8]

Cihadı her şeyin ve diğer tüm ibadetlerin önüne alan bir anlayışa sahip olan Azzam, bu anlayışını İbn-i Teymiye’nin şu fetvasına dayandırmaktadır: “İmandan sonra, dini hayatı ve dünya düzenini dejenere eden saldırgan düşmanı geri itmekten daha zorunlu hiçbir iş yoktur” (el-Feteva el-Kübra, 4/208)[9] Abdullah Azzam ve öğrencisi Usame Bin Ladin, bu fetvaya pek çok eserlerinde ve konuşmalarında atıf yapmışlardır.

İbn-i Teymiye’nin bu fetvasından yola çıkan Azzam; cihat hareketinin sürdürüldüğü sene içinde namazın geri bırakılabileceğini, iki namaz vaktinin birleştirilebileceğini, zekâtların sınırlandırılabileceğini ve namazın yapısının değişikliğe uğratılabileceğini savunmaktadır.[10]

Yine Azzam, El-Kaide ve benzeri örgütler açısından şiddet ve terör eylemlerini meşrulaştıran yorumlar getirmekte ve İslam âlimlerinin büyük çoğunluğunun aksine; düşmana faydası dokunan veya bir savaş ortamında mücadele edebilme yeteneği olmayan yaşlı, din adamı, kadın ve çocuk gibi sivillerin de hedef alınabileceğini ve din adına öldürülebileceğini savunmaktadır:

“Müşriklere ya da müşriklerin dışındaki kâfirlere faydası dokunan herkes -yaşlı da olsa, rahip de olsa veya savaşa katılmaya muktedir olmasa da- öldürülür. Savaşa iştirak etmedikleri müddetçe, güçsüz olduklarından dolayı ne kadınların ne çocukların ne de ruhbanların kastî olarak öldürülmelerine gerek vardır. Ancak, müşriklere karışırlarsa öldürülürler, çünkü onları müşrik savaşçıların arasında tek tek ayırt etmek mümkün değildir, bundan dolayı zayıfları vurmak kast edilmeksizin müşriklere ateş açılır. Afganistan’daki komünist kadınlara gelince; savaşa ve fikir alışverişine iştirak etseler de, etmeseler de, gaip halinde de olsalar, yalnız da olsalar öldürülmeleri gerekir. Çünkü onlar İslam’la çatışan, İslam’a ve Müslümanlara eziyet eden bir akideye sahiptirler.”[11]

Daha önce de değinildiği gibi Selefilik, İslam dünyasında bir takım olumsuzluklarla veya çözülemeyen sorunlarla karşılaşıldığı durumlarda, bu olumsuzluklara ve sorunlara tepki olarak doğmuş ve yine böyle olumsuzluklar ve sorunlarla karşılaşılan ilerleyen dönemlerde daha fazla radikalleşerek ve taraftar toplayarak zemin kazanan bir anlayış olmuştur. Bosna, Keşmir, Afganistan ve Irak’ta cihadi faaliyetlere katıldığını söyleyen Yahya Konuk’a göre; “Selefiliğin en büyük gücü şu an, mezhebi özelliklerinden azade biçimde cihadın prestijinden kaynaklanmaktadır.”[12] Yıllarca değişik cephelerde Selefi Arap mücahitlerle birlikte savaşan Konuk’a göre Selefilik, ölüm ile yaşam arasındaki sınırın çok kolay aşılabilir olduğu ve teoriden ziyade pratik çözümlerin her şeyden daha öncelikli olduğu çöl ortamına uygun olduğu için, Arap topraklarında doğmuş ve yaygınlaşmıştır. Pratik çözümlere ihtiyaç duyulan bir coğrafyada, Kuran ve sünnet gibi dini metinlerin yorumlanarak amel edilmesi yerine, bu metinlerin lafzî (kelime) anlamları üzerinden amel edilmesinin tercih edilmesi, ona göre anlaşılır bir durumdur. Konuk, bu düşüncesini şöyle ifade etmektedir:[13]

“Anlayabildiğim kadarıyla Araplar, Selefi oldukları için katı, lafızcı, kuralcı olmuş değillerdi. Bilakis böyle oldukları için Selefiydiler. Selefiliği, belki de yalnızca Selefiliği neşv ü nema ettirebilecek olan çöl, Arap karakterinin ana hatlarını belirleyen ve fakat taraftarlarının da muarızlarının da yeterince dikkate almadıkları esas faktör olsa gerektir. Çölün, okyanuslardan bile daha güçlü bir yalıtım gerçekleştiren, insanı tüm diğer yaşama ve düşünme biçimlerinden ayrık tutan özelliğini göz önüne getirmeksizin Arap karakterini de Selefiliği de idrak edemeyiz. Teoriler ve felsefeler, ölüm ile yaşam arasındaki sınırın çok kolay aşılabilir olduğu çöl gerçeği için fazla lüks değiller midir? Pratik çözümler ve ölümcül risklerden koruyacak istikametler, her şeyden daha öncelikli ve önemli değil midir?”

Konuk, Selefiliğin Arap coğrafyasında doğup yaygınlaşmasını, sadece coğrafi şartlara değil; aynı zamanda Arapların İslam öncesi inançlarının temelini oluşturan atalarının dinlerine inanma ve atalarını taklit etme geleneğinin bir devamı ve bu geleneğin İslam ile ıslah edilmiş hali olarak da yorumlamaktadır:[14]

“Selefilik. Öncekiler. Atalar. Atalar dini.. Çok mu insafsızca bir diziliş? Kur’an’ın şiddetle kınadığı “Atalar dini” olgusunun en şedit örneklerine bu topraklarda rastlanması, bir tesadüf müdür? Atalar dinine bağlanmaya bu kadar düşkün bir karakterin topyekün tasfiye olduğunu düşünmek, saflık değil midir? Bu karakter, tasfiye olmamış, vahiy ile ıslah edilmiş ve başka bir yere raptedilmiştir. Taklit kültürü, sünnet ile mukayyet kılınarak bu karakteri doyuracak berrak bir memba ve yeni bir istikamet sunulmuştur. Sünnetin tekilliğinin kafi gelmediği bu karakterin, bir kök ve aidiyet arayışının bir sonucu olarak realitelere rağmen idealize edilmiş bir “Selef/Önceki nesil” kurgulaması da anlaşılmaz bir şey değildir. Kendisine kavi referanslar bularak kuvvetini artıran bu karakteri karşımıza almakla elde edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Bu, sonuçsuz ve –Allah bilir- hayırsız bir teşebbüs olacaktır. Araplar böyledir ve buna rağmen bizim kardeşlerimizdirler.”

Selefilik hakkında yukarıda verilen bilgilerden sonra, şu gözlemlerimi paylaşmanın yerinde olacağını düşünmekteyim. Selefiler, her ne kadar dinin yorumlanmasında aklı bir kenara bırakarak, dini metinlerin lafızları üzerinden dini anlamak ve öğrenmek gerektiğini savunsalar da; nihai kertede kaçınılmaz olarak akla ve dolayısıyla yoruma başvurmaktadırlar. Akla müracaat ettiklerinde ise, aynı konuda pek çok yorum ortaya çıkmakta ve bu yorumlar, Selefiler arasında çok sayıda farklı grupların doğmasını ve kaosu beraberinde getirmektedir.

Bilindiği üzere; tüm dini meselelere, özellikle de farklı dönemlerde ortaya çıkan ve daha önce görülmemiş meselelere ilişkin açık hükümlere, Kuran ve Sünnet’ten ulaşmak mümkün değildir. Geleneksel Sünni anlayışa göre, Kuran ve Sünnet ana kaynak olmak üzere, bu kaynaklarda haklarında (açık) hüküm bulunmayan meselelere ilişkin İcma-i Ümmet[15] ve Kıyası Fukaha[16] gibi kaynaklar da delil olarak kabul edilmektedir. Ümmetin üzerinde ittifak ettiği konuları ve Fıkıh Alimlerinin fetvalarını kabul etmeyen Selefiler, yeterli dini ilimleri bulunmadan kendileri Kuran ve Sünneti yorumlamaya kalkışmakta, böylece özellikle bazı önemli hususlarda her Selefi’ye göre farklı bir dini yorum ortaya çıkabilmektedir. Bunun örneklerini, tez çalışmam için mülakat yaptığım mahkûm veya tutuklu şahısların söylemlerinde müşahede ettim.

Örneğin; mülakat yaptığım tüm kişilere, cihat sırasında sivillerin öldürülmesinin meşru olup olmadığını sordum. El Kaide yapılanmasında önemli bir yeri olduğu bilinen ve İstanbul’da Kasım 2003’te gerçekleştirilen eylemlere karıştığı gerekçesiyle tutuklanan Lüey Sakka; sivillerin sadece misilleme olarak öldürülebileceğini, Filistin’deki intihar saldırılarının meşru olduğuna dair (Kardavi gibi) âlimlerin fetvasının olduğunu ama 11 Eylül saldırılarını tasvip etmediğini, bu saldırıları kendisi planlasa idi uçaklardaki yolcuları boşaltıp sadece Pentagon’u vuracağını söyledi. Sakka, aynı zamanda İstanbul’da Kasım 2003’te gerçekleştirilen saldırılar ile İngiltere’de 2005 yılında gerçekleştirilen metro saldırılarını hiç tasvip etmediğini, o saldırılarda belirli bir hedef olmadığını savundu. Sakka ayrıca; El-Kaide’nin, özellikle 2003 İstanbul saldırılarını kesinlikle tasvip etmediğini, saldırıyı gerçekleştiren hücrenin lideri Habib Aktaş’ın zaten El-Kaide’ye biat etmediğini iddia etti.

Ancak mülakat yaptığım diğer şahısların neredeyse tamamı, 11 Eylül saldırılarını tasvip ettiklerini, o saldırılarda ölen sivillerin, (vergi vererek) ABD hükümetine destek verdiklerini ve dolayısıyla meşru hedef olduklarını söylediler.

İstanbul’da gerçekleşen 2003 saldırıları için ise, mülakat yaptıklarımın bir kısmı bu saldırıları tasvip ettiğini, bir kısmı ise kesinlikle tasvip etmediğini söyledi. Sivillerin öldürülmesinin meşruluğuna dair neredeyse mülakat yaptıklarımın tamamı, aynı örneği gösterdiler; Taif kuşatmasın sırasında yaşanan mancınık hadisesi… Mülakat yaptıklarımın anlattıklarına göre; Taif kuşatması sırasında İslam ordusu mancınık kullanmış. Atılan taşlardan sivillerin de zarar gördükleri ve öldükleri, Peygamberimize iletildiğinde; Peygamberimiz mancınık kullanılmasına yine de izin vermiş. Bu hadiseden yola çıkarak, cihat sırasında sivillerin de meşru hedef olduğunu iddia etmişlerdi.

Filistin’de gerçekleştirilen eylemlerde sivillerin hedef alınmasına ilişkin yine aynı hadisenin örnek ve delil olarak gösterildiği, şu ifadelerden anlaşılmaktadır;

“Sahih rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Taif halkını kuşatmaya aldığında onların üzerine mancınıkla taş atmıştır. Oysa o zaman o halkın arasında Müslümanlar da vardı” deniyor. Aynı husus Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından olan el-Mebsut’ta ve Fetavayi Hindiyye’de de dile getirilmektedir. Mehmed Zihni Efendi’nin Nimeti İslam adlı ilmihalinin sonuna eklenen Cihad bölümünde şöyle deniyor: “Düşman kâfirler bazı Müslüman esirleri veya Müslüman çocukları kendilerine siper edinip kalkan gibi kullanıyorlarsa, İslam mücahitleri siper edinilen Müslümanları değil arkalarındaki kafirleri kastederek ateş açarlar. Sonuçta siper edinilen Müslümanların şehid olmasına sebep olunsa da diyet ve keffaret gerekmez.” (Nimeti İslam, İslam mecmuası baskısı, İstanbul 1986, sh. 972) Bu konuda daha pek çok fıkhi kaynakta aynı fetvaların yer aldığı görülür.”[17]

Yine aynı konuda farklı yorum ve fetvalara ilişkin bir örneği, Suriye’de yaşananlardan yola çıkarak verebiliriz. Önceki bölümlerde de değinildiği üzere; El-Kaide’nin şu anki lideri Eymen El-Zevahiri, Kasım 2013 başında El Cezire televizyonunda yayımlanan bir açıklamasında; Suriye’de Esed Rejimine karşı savaşan ve El-Kaide’ye bağlı olduğu düşünülen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün El Kaide yönetimine danışılmadan kurulduğunu, IŞİD’i lağvettiğini ve Nusra Cephesi’nin El-Kaide’ye bağlı olarak Suriye cihadını yürüteceğini duyurdu.[18]

El Zevahiri’nin bu açıklamalarına rağmen, zaten Zevahiri’nin izni (hatta haberi) olmaksızın IŞİD’i kuran El Bağdadi, IŞİD’i dağıtmadı ve “Irak ve Şam’ın evlatlarına şu güzel haberi ulaştırmak isterim: Irak-Şam İslam Devleti’ni halk desteklemektedir. Onun hakkında ne pazarlık yapacağız ne de ondan vazgeçeceğiz” dediği [19], yine başka bir açıklamasında ise; “Nabzımız attığı sürece Irak-Şam İslam Devleti’nden vazgeçmeyiz ve bu devlet üzerinde pazarlığa girmeyiz. Irak-Şam İslam Devleti’nde istişarelerde bulunduk. Bu istişarelerden sonra iki tercihle karşı karşıya kaldım. Allah’ın emrini, mesajdaki Allah’ın emrine muhalif olana tercih ettim dediği iddia edildi.[20]

Bağdadi’nin, Zevahiri’nin emrine, (aslında Cihadi ve Tekfirci Selefilerin şirk olduğu gerekçesiyle karşı çıktıkları demokrasiye atıf yaparak) IŞİD’i halkın desteklediği ve Zevahiri’nin emrinin “Allah’ın emrine muhalif olduğu” iddiasıyla uymaması; Selefilerin aynı konuda nasıl ayrışabildiklerini, bu ayrışmanın sebebinin de şiddetle karşı oldukları akıl ve yorumun devreye girmesiyle gerçekleştiğinin güzel bir örneğidir.

Benzer bir ayrışma, 11 Eylül 2001 saldırıları öncesinde de yaşanmış. Lüey Sakka’nın ifadesiyle olaylar şöyle gelişmiş; “11 Eylül’den önce El-Kaide’nin mütevazi bağlıları vardı. El-Kaide, Afganistan’daki cemaatlerden biriydi. Molla Muhammed Ömer, 11 Eylül’e sıcak bakmıyordu. Sonuçlarından korkuyordu. ‘Direk İsrail’i vurursanız, ben varım’ dedi. Bin Ladin, Molla Ömer’e biat etmişti ancak “Emir, cihadı engelleyemez” diyerek onu dinlemedi. Buna rağmen Molla Ömer, emrine aykırı davranan Üsame bin Ladin’i ABD’ye teslim etmedi ve onu tekfir etmedi.” IŞİD lideri El Bağdadi de, “Emir, cihadı engelleyemez” fetvasını kullanarak, Zevahiri’nin “örgütünü lağvet” emrini dinlememekte ve onun bu emrini, “Allah’ın emrine muhalif” olarak nitelemektedir. Bu fetva, El-Kaide ve benzeri örgütlerde ayrışmaları ve kaosu beraberinde getirmekte.

Selefilerin üzerinde uyuşamadıkları bir diğer konu da demokrasinin İslam’daki hükmü üzerinedir. Cihadi Selefilik ve dolayısıyla El Kaide; demokrasiyi şirk (Allah’a ortak koşma) olarak görmekte, şirk olduğunu bile bile demokratik rejimi savunmanın ve bu rejime itaat etmenin de insanı şirke götüreceğini söylemekte; ancak Müslüman ülke halklarının bu konuda cahil olduklarını (demokrasinin şirk olduğunu bilmediklerini), cehaletin tekfir önünde bir engel olduğunu ve demokrasi ile yönetilen Müslüman halkları tekfir etmemek gerektiğini savunmaktadır.[21]

Tekfirci Selefiler ise, Cihadi Selefiler gibi demokrasinin şirk olduğunu ve bunu bilmemenin mazeret olamayacağını, dolayısıyla da demokrasi ile yönetilen halkların müşrik (Allah’a şirk koşanlar) olduğunu savunmaktadırlar.[22]

Ancak Mısırlı Selefiler[23], 25 Ocak 2011 devriminden sonra büyük ve beklenmedik bir değişim yaşayarak, “ulusun İslami kimliğini muhafaza edebilmek” bahanesiyle siyasete katılma kararı aldılar ve demokratik yarışa katıldılar. Selefiler, 25 Ocak devriminden sonra birkaç tane siyasi parti kurdular. Bunlardan en önde geleni, El Nur Partisi idi. Son seçimlerde oyların dörtte biri civarındaki kısmını aldıktan sonra bu grup, Mısır’ın ikinci en popüler partisi olarak görülmeye başlandı.[24]

Selefi El Nur partisinin başkanı olan Emad Abdel Ghafour, demokrasiyi öyle benimsemiş ki, şöyle bir açıklama yapmayı uygun görebilmiş:

“Ben insanların dini bir akım olan Selefilikle siyasi bir grup olan En Nur partisini ayırt etmesini istiyorum. Biz kendimizi tüm vatandaşların eşit olacağı bir anayasaya adadık. Gayrımüslimlerin de aday olma haklarının olduğunu söylüyoruz. Mısır halkının tüm unsurları hükümette temsil edilmeli. Ordu da demokrasiye ve halk iradesine boyun eğmeli. Biz teokratik bir hükümeti de reddediyoruz. Böylesi bir fikre karşıyız. Eğer ulemanın görüşünü gerektiren bir durum ortaya çıkarsa onların da görüşlerini alacağız. Dış politikada da, sadece ABD’ye endeksli olan mevcut anlayışı terk ederek çok yönlü bir siyaset izleyeceğiz.”[25]

Demokrasiyi iyice benimsedikleri anlaşılan Mısırlı Selefiler, kendilerini ABD’ye anlatabilmek ve ABD’nin desteğini alabilmek için Washington’un yollarını bile aşındırmaya başlamışlar. İddiaya göre; Selefi El Vatan ve El Nur partileri, kendilerini anlatmak ve Washington ile iyi ilişkiler kurabilmek için Washington’da iletişim kanalları aramaktalar.[26]

Sonuç olarak şu söylenebilir; Kuran ve Sünnet dışında, geleneksel Sünni anlayışın kabul ettiği ve asırların birikimi ile oluşan icma ve kıyas gibi delilleri kabul etmeyen Selefilik, İslam dünyasının yaşadığı ve uzun zamandır çözülemeyen sorunların da etkisiyle radikalleşerek daha da yayılmakta; ancak barındırdığı karakteristik özellikleri dolayısıyla pek çok meselede ayrışmaya ve dolayısıyla kaosa sebebiyet vermektedir. 20. yüzyılın ilk yarısında, meşru bir devlet otoritesi olmaksızın cihat yapılabileceğini savunur hale gelen (Cihadi) Selefilik, El-Kaide ve benzeri radikal örgütlerin temel ideolojisi haline gelmiştir.

.

Süleyman ERDEMsuleyman@sahipkiran.org

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.


[1] Gomaa, Shaykh Ali, (2013), “A Fatwa on Jihad”, Ghazi bin Muhammad, İbrahim Kalın and Mohammad Hashim Kamali (Ed.), The War and Peace in Islam – The Uses and Abuses of Jihad, Cambridge: The Islamic Texts Society, ss.157.

[2] Saleem, Shehzad, “No Jihad without the State”, http://www.renaissance.com.pk/junref12y2.html (Erişim Tarihi: 20.11.2013)

[3] http://ehlelmedine.com/medine-ile-ilgili-ayet-i-kerimeler.html

[4] Azzam’ın kendi ifadeleri ile Farz-ı Ayın ve Farz-ı Kifaye’nin tanımı şöyledir (Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak, ss.48-49):

Farz-ı Ayın: O öyle bir farzdır ki, tıpkı namaz ve oruç gibi her Müslümanın bizzat kendisinin yapması kendi üzerine farz olur.

Farz-ı Kifaye: Öyle farzdır ki, şayet bir kısım Müslüman onu yaparsa diğerlerinden düşer. Farz-ı kifayenin anlamı, yani onu kifaye olarak yerine getiren hiçbir kimse çıkmazsa günahı topyekun bütün Müslümanların üzerine yayılacak demektir. Yani başlangıcındaki hitap farz-ı ayın gibi Müslümanları kaplar.

[5] Azzam, Abdullah. (2011), Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak (Çev. Salih Barlak), İstanbul: Ravza Yayınları, ss.71-72.

[6] Azzam, Abdullah. (2011), Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak (Çev. Salih Barlak), İstanbul: Ravza Yayınları, ss.45.

[7] Azzam, Abdullah, a.g.e., s.80.

[8] Oysa ki mezkûr ayetin meali şöyledir:

“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.”

[9] Azzam, Abdullah. (2011), Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak (Çev. Salih Barlak), İstanbul: Ravza Yayınları, ss.42.

[10] Azzam, Abdullah, a.g.e., s.67-68.

[11] Azzam, Abdullah, (2006), Cihad Ahkâmı, (Çev. Mustafa Özel ve Yücel Şimşek), İstanbul: Vera Yayınları, ss 15-.23.

[12] Konuk, a.g.e., ss.274.

[13] Konuk, a.g.e., ss.272.

[14] Konuk, a.g.e., ss.272,273.

[15] İcma-i Ümmet; Müctehidlerin herhangi bir asırda şer’i hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.

[16] Kıyası Fukaha: Kur’an’ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde karşılığı bulunmayan bir meseleyi, Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet dediğimiz şer-i delillerde sabit olan hükümler ışığında,aynı illete (sebebe), aynı hikmete bağlayarak çözümlemektir.

[17] “Filistin Eylemlerinde Neden Siviller Öldürülüyor?”, (Erişim: 28/11/2013), http://www.tahavi.com/tarih/033.html

[18] “El-Kaide lideri IŞİD’i feshetti”, (Erişim: 28/11/2013), http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=279664

[19] “Zevahiri’nin “Irak-Şam İslam Devleti’ni Dağıtın” Çağrısı Yeni Değil” Erişim: 28/11/2013,

http://www.israhaber.com/zevahirinin-irak-sam-islam-devletini-dagitin-cagrisi-yeni-degil-16118-haberi.html

[20] “IŞİD Lideri Bağdadi’den Zevahiri’ye Cevap”, (Erişim: 28/11/2013), http://tahkikat.net/haber/isid_lideri_bagdadiden_zevahiriye_cevap

[21] Erdem, Süleyman, “İslam Alemine Yeni Tehdit: Tekfirciler”, (Erişim: 10.09.2013), http://sahipkiran.org/2013/05/14/tekfirciler/

[22] Erdem, a.g.e.

[23] Daha önce değinildiği gibi Selefilik, tarihi süreçte hep yaşanan olumsuzluklar üzerine çare olarak kabul görmüş ve radikalleşerek günümüze gelmiştir. Mısır’da Selefiliğin kabul görüp yaygınlaşmaya başlaması, Mısır’ın 1967 savaşında İsrail’e yenilmesinden ve Başkan Nasır’ın sosyalizm yorumunun mağlup olmasının ardından başladı.

[24] “Mısırlı Selefi lider: Teokrasi istemiyoruz”, (Erişim: 10.02.2014), http://www.gazeteboyut.com/misirli-selefi-lider-teokrasi-istemiyoruz

[25] “Mısırlı Selefi lider: Teokrasi istemiyoruz”, (Erişim: 10.02.2014), http://www.gazeteboyut.com/misirli-selefi-lider-teokrasi-istemiyoruz

[26] Elmenshawy, Mohamed, “Salafists court Washington”, (Erişim: 10.02.2014), http://english.ahram.org.eg/News/92802.aspx

Süleyman Erdem Hakkında

Balıkesir doğumludur. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden 2001 yılında lisans, Harvard Üniversitesi Kamu Politikaları Bölümünden 2009 yılında yüksek lisans derecesi almıştır. 2002 yılında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde memur olarak kamuda göreve başlayan Erdem, 2003-2004 yılları arasında Maliye Bakanlığında Vergi Denetmen Yardımcısı olarak görev yapmış, 2004 yılından itibaren de Başbakanlıkta Uzman Yardımcısı, Uzman ve Tanıtma Fonu Genel Sekreteri görevlerinde bulunmuştur. 2009-2011 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK)’da Geçici Uzman sıfatıyla YÖK ve ÖSYM’deki denetimlerde görev almıştır. 2012 Aralık ayında kurulan Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi (SASAM)'ın kurulduğu tarihten 08/10/2019 tarihine kadar başkanlığını yürütmüştür. Halen SASAM Uluslararası Güvenlik Masası Direktörü olarak görev yapmaktadır. Akademik çalışmalarını “radikalleşme ve terör” üzerine yürüten Erdem’in; “Cihatçılar; El Kaide ve IŞİD’e Katılanların Hikayesi” isimli yayınlanmış bir kitabı bulunmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz