Twitter Facebook Linkedin Youtube

DEVLETİN ŞİDDET TEKELİNİ KURMA SÜRECİNDE İKİ KÖŞE TAŞI: ŞEYH SAİD İSYANI ve TAKRİR-İ SÜKÛN KANUNU

Mustafa KAYMAZ

Mustafa KAYMAZ

Devlet dediğimizde genellikle aklımıza bir bütün gelir ama onu tanımlayamayız. Devlet dediğimizin aslında birtakım insanların oluşturduğu bir örgüt olduğunu göz ardı ederek yaptığımız her türlü siyasi tartışma, yavan ve bir o kadar da konunun uzağında olur. Devlet ve toplum arasındaki ilişkilerin ne üzerine kurulu olduğu da anlaşılması gereken bir diğer konudur.

Bu yazının amacı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasındaki iktidar mücadelesini, Şeyh Said İsyanı ve bu isyanı bastırmak amacıyla TBMM tarafından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu bağlamında incelemektir. Yazının teorik arka planı, Charles Tilly’nin War Making and State Making as Organized Crime makalesi üzerine kurulmuştur.

Cumhuriyetin kuruluşu bir gecede olup bitmiş bir olay değildir. Ulus devletin, “sınırları belli bir toprak parçasını yurt edinmiş bir nüfus üzerinde, yetkilileri şiddet araçlarını tekelinde bulundurduğunu az ya da çok başarıyla iddia eden merkezileşmiş ve farklılaşmış organizasyonlar”[1] olduğunu kabul edecek olursak bu tekelin sağlanma sürecinin kısa ve sorunsuz olmayacağını görmüş oluruz. Yeni kurulmakta olan rejim, bu süreçte pek çok engel ve rakiple karşılaşmış, bunları bertaraf ederek şiddet kullanma tekelini sağlamıştır. Bu “başarı”da, karşılaştığı engelleri fırsat bilerek aldığı olağanüstü tedbirlerin rolü büyüktür.[2] Dolayısıyla bu “engeller” arasında önemli bir yeri olan Şeyh Said İsyanı ve isyanı bastırmak amacıyla çıkarılan ve süresi uzatılıp kapsamı genişletilen Takrir-i Sükûn Kanunu’nu anlamak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş hikâyesini anlamak açısından önemlidir.

Lise yıllarında gördüğümüz Türkiye Cumhuriyeti ve İnkılap Tarihi dersinden hatırlayacağımız resmi tarih anlatısı içinde Şeyh Said İsyanı, Şeyh Said’in şahsi ihtirası, İngilizlerin teşvik ve desteği ve cahil halkın “kutsal din duygularının istismar edilebilir” oluşuyla açıklanır. Bu açıklamadan sonra beklenen devletin, milletinin çıkarlarını korumak amacıyla hainleri gereken cezaya çarptırmasıdır. Bu söylem, bana göre, konuyu açıklamaktan çok uzaktır ve devletin elindeki şiddet tekelini meşrulaştırmanın bir yöntemidir.

Yazının 2. bölümünde Şeyh Said İsyanının asıl nedenleri, sosyolojik arka planı ve bu isyanın yeni kurulan rejim için anlamı anlatılmaya çalışılacaktır. Yazının 3. bölümde ise Takrir-i Sükûn Kanunu’nun meclisten geçirilme hikâyesi, kanun görüşülürken mecliste meydana gelen tartışmalar ve kanunun getirdikleri incelenecektir. Sonuç bölümü de yazının toparlanmasına ayrılacaktır.

2-Şeyh Said İsyanı ve Devletin Şiddet Tekeli

Ayaklanmalar, sıradan günlük olaylardan değildir. Bir ayaklanma durup dururken çıkmaz. Bir isyanın meydana gelmesi için mevcut şartların, insanları buna zorlaması gerekir. Çünkü çatışmak, savaşmak, ölmek ve öldürülmek, genel olarak insanların sevdiği olgular arasında yer almaz. Bundan dolayı bir isyanı anlamak için insanları isyana zorlayan şartları anlamak gerekir. Şeyh Said İsyanını anlamak için de Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki toplumsal durumu ve yeni rejimin kurulmasıyla nelerin değiştiğini doğru okumak gerekir.

Osmanlı toplumu, genel olarak “feodal” bir toplum olarak tanımlanır. Avrupa’daki feodal toplum yapısının temel özellikleri bu toplumda da farklı isim ve biçimlerde görülür. Avrupa’daki papaya Osmanlı’da halife, lorda toprak ağası, kiliseye de tarikatlar ile tekke ve zaviyeler denk tutulur.[3] Bu yaklaşımı aşırı yüzeysel bulsam da, gündelik ilişkiler bağlamında bir benzerlik olduğu inkâr edilemez. Sonuç olarak Osmanlı’nın son döneminde, Kürdistan coğrafyasının çok başlı bir karakter gösterdiği söylenebilir. Başka bir deyişle, ortada meşru şiddet kullanımı bakımından bir tekel yoktur. Ankara’da kurulan millî meclisin yürüttüğü Bağımsızlık Savaşı sırasında da sağlanmış bir tekel yoktu. Ne zaman ki Meclis tüm kontrolü eline almaya çalıştı, o zaman isyanlar başladı. Meclisin otoritesini kabul etmeyenler, “vatan haini” sayılıp yok edildi. Savaşın kazanılmasında etkili olan Kürtlerin durumundaki değişim, savaştan sonraya bırakılmıştır. Savaşın kazanılmasından sonra saltanatın kaldırılmasıyla reformist dönem başlamıştır.

Savaşı kazanan ve görece daha heterojen bir yapıda olan 1. Meclis, Mustafa Kemal’in reformlarını kabul edecek bir meclis olmadığından, tasfiye edilerek yerine 2. Meclis kurulmuştur. Lozan Barış Anlaşması’nı onaylayan (24 Temmuz 1923), bu Meclis olmuştur. Daha sonra Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve hilafet kaldırılmıştır (3 Mart 1924).[4] Bu iki icraatın Kürtler üzerindeki etkisi büyüktür. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreselerin kapanması, Kürtleri rahatsız etmiştir. Çünkü Kürtler, medreselere ve mollalara büyük önem verirdi. Medreseler kapansa da faaliyetlerini gizli olarak yürütmeye devam ettiler. Günümüzde hâlâ medreseler mevcuttur. Halifelik de, Kürtleri devlete bağlayan önemli bir unsurdu. Halifeliğin kaldırılması, bu bağın kopmasına neden oldu.

Milliyetçi cumhuriyet rejimi, Kürt kimliğini yok etme çalışmalarına başladı. Kamusal alanda Kürtçe konuşulması yasaklandı ve bölgede sözü geçen aileler, batı illerine göç etmeye zorlandı.[5] Kürdistan’ın toplumsal yapısını değiştirmeye yönelik bu politikalar, aslında devletin şiddet tekelini sağlama çabaları olarak okunabilir. Bölgedeki güç odaklarının dağıtılması, halkta da büyük bir huzursuzluğa neden oldu. Çünkü alıştıkları düzen yerine bilmedikleri bir düzen kuruluyordu.

Ana sebepleri yukarıda sayılan Şeyh Said İsyanı, bugün için isyandır. Eğer başarılı olsaydı, büyük bir ihtimalle özgürlük savaşı olarak anılacaktı. Zaten Anadolu’da başlayan bağımsızlık mücadelesi de İstanbul Hükümeti tarafından bir isyan olarak görülmemiş miydi? Devlet ile organize suç örgütleri arasında sadece bir kabul farkı olduğunu söyleyen Charles Tilly, meşru ve gayrimeşru şiddet ayrımının da sadece bir isimlendirme ayrımı olduğunu belirtir. Sonuçta şiddet, şiddettir.[6] Devletlerin kuruluş aşamasında kazananlar, “kahraman” olur, kaybedenlerse “hain”.[7]

Devletlerin şiddet kullanımı, 4 formda gerçekleşir: “savaşma (war making), devlet kurma (state making), koruma (protection) ve çıkarma (extraction)”. Savaşmak, sınırların dışındaki düşmanlara/rakiplere karşı yapılır; devlet kurmak, devletin iç düşmanlarına/rakiplerine karşı; korumak ise devletin “müşterilerinin” düşmanlarına karşı yapılır. Çıkarma, bu üçünü mümkün kılan araçları sağlamaya yönelik çabalar, yani vergi sistemini düzenli ve verimli hale getirme çalışmalarıdır.[8] İlk üç icraatin birbiriyle karıştığı durumlar da mümkündür. Devletler, bu tarz durumlarda halka “sizi koruyoruz” mesajı vererek şiddetlerini meşrulaştırırlar.

Bu şiddet kullanımlarından birincisine İstiklal Harbi’ni, ikincisine Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarındaki tüm isyan bastırma faaliyetlerini örnek verebiliriz. Üçüncüsü ise devletin kuruluşunun tamamlanması sonrasında ortaya çıkan tüm işçi hareketlerine ve dini hareketlere karşı yürütülen mücadelenin halka sunuluş şeklidir. Konumuz, devlet kurmak olduğundan diğer üçü bu yazıda incelenmeyecektir.

Şeyh Said, kuşku yok ki devlete rakip olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla da devletin tüm imkânları kullanılarak yok edilmeliydi. Bu konuda yeterli sertlik gösteremeyen dönemin hükümeti, kendi partisi ve bizzat Mustafa Kemal tarafından istifaya zorlanmıştır.[9] Devletlerin özellikle de içerideki rakiplerine karşı mücadele ederken her türlü imkânı seferber ettikleri unutulmamalıdır. Bunlardan biri de rakiplerinin itibarını düşürmektir. Özellikle basını tekelinde tutan yönetimlerin, bu konuda çok başarılı oldukları söylenebilir. Basın, eğitim ve öğretim kurumları ve akademi üzerinde mutlak otorite kuran tek parti iktidarı, daha sonra Türk Tarih Kurumu’nu da kurmasıyla rakiplerine karşı ulaşılamaz bir üstünlük elde etmiştir.[10]

Şeyh Said İsyanının niteliği hep tartışılagelmiştir.[11] Bu konudaki tartışmanın kaynağı, isyanın devletin resmi belgeleri ve dönemin siyasetçilerinin hatıraları üzerinden okunmasıdır. Bunlara Şeyh Said’in mektupları da eklenince konu, içinden çıkılmaz bir nitelik kazanmaktadır. Alevi aşiretlerinin isyan eden Sünni aşiretlere karşı devletin yanında yer almış olması,[12] sanırım isyanın ulusçu bir karakter taşımadığı sonucuna varmamız için yeterlidir. Ancak bunu söylerken, isyanın Kürtlükle hiçbir ilgisinin olmadığını değil, Şeyh Said’in ulusalcı bir zihniyetle hareket etmediğini kast ediyorum. Eğer ulusalcı bir hedefi olsaydı, Alevi aşiretlerini de yanına almaya çalışırdı. İsyanın çıkmasında İngilizlerin önemli rol oynadıkları iddiası da, sağlam bir kanıta dayanmamaktadır. Lisede gördüğümüz tarih dersinde, kanıt olarak Musul sorununun İngilizler lehine çözülmesi sunuluyordu. Yalnızca sonuçları üzerinden bir toplumsal olayı anlamaya çalışmanın tipik bir örneğidir, bu yaklaşım. Hâlen kullanılıyor olması,[13] bunun toplumu yönlendirmede ve devletin kullandığı her türlü şiddeti meşru göstermede etkili olduğunu gösterir. Çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun tek parti iktidarını güçlendirdiği göz önünde bulundurulursa, aynı mantıkla, isyanın Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından çıkarıldığı da pekâlâ iddia edilebilir. Bu mantık, toplumsal olayların anlaşılması önünde ciddi bir engeldir. Ancak bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Bu mantık, devlet görevlilerinin yaptığı adaletsiz işlerin üzerini örten bir “yanılsama” oluşturur. Bu yanılsamanın perdesi altında artık devlet, rakiplerini istediği yöntem ve araçlarla ortadan kaldırabilir ve meşruiyetini sorgulanmaktan da kurtarmış olur.

Modern ulus devletler, Orta Çağ’ın Tanrı’nın buyruğunu temsil ettiği kabul edilen devletlerinin aksine egemenliği yere indirmiş ve pek de objektif bir tanımı yapılamayacak “ulusal egemenlik” kavramıyla, bizzat Tanrı’nın yerine kendilerini koymuşlardır. Yani artık insanların Tanrı’dan geldiğine inandığı kurallarla bağlı olmaktan kurtulan devletler, ulus iradesini istedikleri şekilde manipüle ederek istedikleri her şeyi, istedikleri şekilde yapma gücünü elde etmişlerdir. Bu gücü sorgulamak ve bu güce karşı çıkmak, bütün bir ulusun iradesine karşı çıkmak olacağından, bu işi yapanlar kolaylıkla “vatan haini” sayılabilir. Yani devlet, kendisine “ortak koşulmasını” affetmez. Burada, Ortaçağ devletlerinin Tanrı’nın buyruğunu yerine getiren adil sistemlere sahip olduklarını iddia etmiyorum. Onlar da Tanrı’nın buyruklarını manipüle edecek araçlara sahiptiler. Modern ulus devletlerde, vatandaşların yönetimde daha çok söz sahibi olmasıyla, devleti yönetenlerin keyfi tutumları sınırlanmış olacaktır.

Şeyh Said İsyanı’nı bastırmak amacıyla çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, kanun görüşülürken mecliste yapılan tartışmalar ve kanun kapsamında yapılan icraatlar, devletin şiddet kullanma tekeline sahip olması ve bunu meşrulaştırması sürecini daha net ortaya koyacaktır.

3-Takrir-i Sükûn Kanunu ve Devletin Şiddet Tekeli

“Kan ile yapılan İnkılaplar daha muhkem olur, kansız İnkılaplar ebedileşemez.” Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa’da 1923 yılında söylediği[14] bu söz, aslında her şeyi özetlemektedir. Şeyh Said İsyanını bastırmasına kısa bir süre kala, dönemin başbakanı Fethi Bey (Okyar), meclisten ve cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dan gelen “yeterince sert olmadığı” yönündeki eleştirilere daha fazla dayanamayarak istifa etmiştir. Yerine “yeterince sert” bir politika izleyecek olan İsmet Paşa getirilir.[15] Kanunun tam metni ve kanun görüşülürken yapılan tartışmaların bir kısmı için Sait Çetinoğlu’nun makalesinden yararlanılacaktır:[16]

“Kanunun tartışılması sırasında Feridun Fikri (Düşünsel) ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) arasındaki diyalog bize hiç yabancı değildir. Feridun Fikri Bey Adliye vekiline, Bu kanun hangi memlekette vardır? diye sorar. Buna cevap olarak Maarif Vekili Hamdullah Suphi’den soru olarak gelir: Hangi memleket bizim memleket gibidir? Bu soru-cevap’taki ana fikir, o gün bu gündür bir ülke gerçeği olarak ülke geleceğini karartmaya devam edecektir.”[17] Takrir-i Sükûn Kanunu’nun metni incelendiğinde, tek hedefinin isyanı bastırmak olmadığı açıkça görülür. Bu kanunun çıkmasıyla İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş ve tüm muhalif sesler bastırılmıştır. Meclisteki tek muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekilleri, bu durumun farkındadır ve kanuna itiraz edeceklerdir ama iktidar partisi milletvekilleri tarafından, yukarıdaki diyalog benzeri argümanlarla susturulacaklardır. Önce kanun metnini sadeleştirerek sunmak istiyorum.

“Takrir-i Sükûn Kanunu:

Birinci Madde- Gericiliğe, isyana ve memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmaya sebep olacak her türlü kuruluş ve provokasyonu ve teşvik ve girişimi ve yayınları; Hükümet, Cumhurbaşkanı’nın onayından sonra kendi başına ve yönetim olarak yasak etmeye yetkilidir. İşbu fiilleri işleyenleri Hükümet İstiklal Mahkemesine verebilir.

İkinci Madde- İşbu kanun yayımlanması tarihinden itibaren iki yıl süreyle yürürlükte kalacaktır.

Üçüncü Madde- İşbu kanunun uygulamasında İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) görevlidir.”[18]

Kanun metninde görüldüğü üzere, bir kanun çıkarılmış ve yapılacak her icraata meşruiyet sağlanmıştır. Kanun metnindeki kelimelerin oldukça geniş olması, hükümetin kendisini çok fazla bağlamak istememesinin bir sonucudur. Böylece ters orantılı olan meşruiyet ve keyfilik, bir arada hükümete verilmektedir. Bu ikilem, kapalı ve esnek kelimeler kullanılarak giderilmiştir. Bunun farkında olan muhalif milletvekilleri de bu konuyu dile getirmişlerdir. Dersim milletvekili Feridun Fikrî Bey, “Uygar, çağdaş, yenilenmiş bir toplulukta görev dağılımı ilkesi vardır. Hükümetin yetkileri belirlenmiştir. Hükümet istediği zaman açık olmayan ifadelerle herhangi bir kavramı, irtica sayamaz mı, herhangi bir kavramı isyan şeklinde yorumlayamaz mı?” dediğinde CHF’liler “hayır” demiş ve Zonguldak milletvekili Tunalı Hilmi Bey “Hükümeti iğneleme!” uyarısında bulunmuştur. Fikrî Bey devamla “Saygıdeğer arkadaşlar! Yüce grubunuza sorarım, ülkenin toplumsal düzeni kavramından daha belirsiz daha akışkan, daha sınırları çizilmemiş bir kavram var mıdır?”[19] Fikrî Bey, konuşmasının devamında kanun metninde geçen tüm kelimeleri tek tek ele alır ve bu kanunun anayasaya ve temel haklara aykırı olduğunu söyler, tarihteki tüm despot hükümetlerin bu tarz kanunlarla baskı yaptıklarını belirtir. Bu tartışmalar durumu özetlemektedir: hükümet esnek bir kanunla muhalefeti susturacaktır, bunun farkında olmasına rağmen muhalefetin yapabileceği pek bir şey yoktur.

İstanbul milletvekili olan Kazım Karabekir Paşa’nın konuşması ise konuyu bir kez daha açık bir şekilde özetlemektedir.

“KÂZIM KARABEKİR PAŞA (İstanbul) – Muhterem arkadaşlar! Evvelce bu kürsüden söylediğim veçhile hadise-i isyan zuhur eden mıntıkada hükümetimizin her türlü kanunî icraatına taraftarız ve bunu bir daha tekrar ediyorum. Fakat bu muayyen hadise karşısında milletin hukuk-u tabiiyesini (doğal haklarını) tazyike matuf (sıkmaya yönelik) olarak icraata katiyen taraftar değiliz. Huzur-u âlinize getirilen kanun gayr-ı vazıh ve elâstikidir. Eğer bu kabul edilirse, buna istinaden Teşkilâtı Esasiyemizin ruhundan doğan siyasî taazzuvlar (örgütlenmeler) ve bunların faaliyetini tahdide (sınırlamaya) veyahut matbuatı tazike (basını sıkıştırmaya) teşebbüs edilirse, halk hâkimiyeti tenkis edilecek (eksiltilecek) demektir. Çünkü artık milletvekillerinin sadaları dahi bu kubbe altından harice çıkamayacaktır. Bu kanunu kabul etmek, Cumhuriyet tarihi için bir şeref değildir.

İstiklâl Mahkemelerine gelince: İstiklâl Mahkemeleri, isminin medlulü veçhile (adının da gösterdiği gibi), istiklâl harplerimiz esnasında yapılmış ve yapılması lâzım gelen bir mahkeme idi. Binaenaleyh bunların tarihe karıştırılması da Meclis-i Âliniz için tarihî bir şereftir. İsmet Paşa Hazretleri eğer İstiklâl mahkemelerini ıslâhat âleti zannediyorlarsa pek ziyade yanılıyorlar.”[20]

Kazım Karabekir Paşa’nın bu söyledikleri daha sonra aynen yaşanmış; muhalif basın tek tek susturulmuş, TCF kapatılmış ve yöneticileri vatan hainliğinden yargılanmış, ülke tamamen tek partinin mutlak otoritesi altına girmiştir.[21] Aradaki sataşmalardan sonra son konuşmacı olarak yeni Başbakan İsmet Paşa kürsüye çıkıp muhaliflerin konuşabiliyor olmasını büyük bir lütuf gibi sunmuştur.[22] Güvenlik temelini korumak, her zaman kale gibi sağlam kılmak için tüm kanunlar gibi İstiklal mahkemelerinin de bir araç olduğunu belirtmiştir. Meclisteki 287 milletvekilinden 144’ü oylamaya katılmış ve kanun 22 red oyuna karşı 122 kabul oyuyla geçmiştir.[23]

Takrir-i Sükûn Kanunu ile ilgili buraya kadar verilen bilgilerden sonra şiddet tekeli bağlamında bir analiz yapmak istiyorum. Bu kanunun çıkması süreci, Tilly’nin bahsettiği[24] “devlet kurma” sürecinin nasıl da “koruma” olarak sunulduğunu göstermektedir. Burada sadece isyan eden aşiretler bertaraf edilmemiş, aynı zamanda “legal Kürt organizasyonları”, “İttihatçıların muhalefeti”, “İstanbul basınından gelen muhalefet”, “Mustafa Kemal’in İstiklal Harbi’ndeki silah arkadaşlarının etrafında toplanan TCF muhalefeti”, hilafet yanlıları da dâhil tüm dini hareketler ve Kemalist yönetimden herhangi bir şekilde hak isteyen kesimler” susturulmuş ve şiddetle bastırılmıştır.[25] Devlet kurma sürecinin vatandaşların güvenliğini sağlama olarak sunulması, vatandaşlardan gelecek meşruiyet sorgulamasını önlemiştir. Ülke, bu şekilde Kemalist reformlar için hazır hale gelmiştir. Şeyh Said İsyanının bastırılma süreci, devletin kendi içinde bir bütün olmadığını, hem hükümet içinde hem de meclis içinde farklı seslerin bulunduğunu gösteriyor. Bunlar, son muhalif sesler sayılabilir. Çünkü 1946 yılına kadar tek başına iktidar olan CHF, sadece birkaç isyanla karşılaşmış ve onları da bastırarak mutlak iktidarı/şiddet kullanma tekelini elde etmiştir. İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif bile, ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde ülkeyi terk edenler arasında, farklı düşünen pek çok yazar vardır. İsyanı bastırmak amacıyla çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun süresi, 1929 yılına kadar uzatılmıştır. Zaten bu tarihten sonra kanuna “gerek kalmamıştır.”[26]

Şiddetin tekelleşmesi tamamlandıktan sonra, artık vatandaşların “korunması”, şiddeti meşrulaştırmak için kullanılan tek argüman olarak kalmıştır. “Çıkarma” yani şiddeti sağlayan araçların elde edilmesi sürecine de hız verilmiş, bürokrasi tamamen CHF’nin eline geçmiştir. Parti il başkanlarının vali olduğu düşünülürse, sanırım konu daha iyi anlaşılacaktır.

4-Sonuç

Devletin ne olduğunu, nasıl işlediğini anlayabilmek için, öncelikle onun kuruluş aşamalarına bakmak gerekir. Ulus devletlerin kuruluşu, genel olarak şiddet ve şiddetin tekelleşmesi üzerinedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de şiddeti tekelleştirme sürecinden geçerek günümüze kadar gelmiştir. Önce dış rakiplere karşı savaşılmış, sınırlar sağlamlaştırılarak “savaşma” aşaması geçilmiştir. Bundan sonra iç rakipleri bertaraf etme süreci, yani “devlet kurma” süreci başlamıştır. Bu süreçlerin ikisi de çok kanlı olmuştur. Hatta ikincisinin, birincisinden daha şiddetli geçtiği söylenebilir.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken; geriye çok başlı, heterojen bir toplum kalmıştır. Yeni kurulan cumhuriyet, rejimi bu heterojenliği yok ederek yeni bir toplum “yaratmaya” çalışmıştır. Bu sırada dış düşmanın ülke sınırlarından çıkarılmasında katkısı olan kesimlerden bazıları, bu homojenleştirme (yani şiddet kullanımını tekelleştirme) çabalarına karşı çıkmışlardır. Bunlardan biri olan bazı Kürt aşiretleri, Şeyh Said’in liderliğinde isyan etmişlerdir. Bu isyanın bastırılması, bir fırsat olarak kullanılmış ve muhalif olan veya olabilecek tüm kesimler, sistematik olarak sindirilmiştir. Bunda Takrir-i Sükûn Kanunu’nun rolü büyüktür.

Takrir-i Sükûn Kanunu, gerek çıkarılma sürecinde gerekse çıkarıldıktan sonra muhalefetten ciddi tepki almışsa da, daha sonra muhalefeti de bastırmak için kullanılmıştır. Bizzat dönemin başbakanı olan Ali Fethi (Okyar) Bey, bu kanuna karşı olduğundan istifa etmiştir. Kanunun çıkarılmasıyla ülkedeki tüm muhalefet sindirilmiş, yani iç rakiplerden kurtularak “devlet kurma” süreci de tamamlanmıştır. Koruma ve çıkarma süreçleri, konusu olmadığından, bu yazıda anlatılmamıştır.

Toplumsal ve siyasi olayları anlamaya çalışırken; dönemin koşulları çok iyi okunmalı, olaylara çok yönlü yaklaşılmalıdır. Aksi takdirde iktidar mücadelelerinde taraf olunmuş ve nesnellikten uzaklaşılmış olur. Bu yazının sahibi, bu olayları tamamen çözdüğünü, yeterli objektifliği yakaladığını düşünmemektedir. Olayların içindeki pek çok faktörden sadece birkaçına değinmiştir. Her türlü eleştiri ve düzeltmeyi kabul etmeye hazırdır.

.

Mustafa KAYMAZ

Sahipkıran ÜNİ kategorisinde yayınlanan diğer yazılar için tıklayınız.


[1] Charles Tilly, War Making and State Making as Organized Crime, 1985, içinde: Theda Skocpol vd., Bringing the State Back In, s.170

[2] Ahmet Kuyaş, Yeni Rejim, 1999, içinde: Cumhuriyet Ansiklopedisi, 10

[3] Nurgün Koç, Şeyh Sait Ayaklanması, 2013, içinde: Turkish Studies, c.2, s. 154

[4] Kuyaş, a.g.e., s. 10

[5] Koç, a.g.e., s. 156

[6] Tilly, a.g.e., s. 170

[7] Ayrıntılı bilgi için bkz. Lise düzeyine kadarki tarih dersi müfredatı.

[8] Under the general heading of organized violence, the agents of states characteristically carry on four different activities:

1. War making: Eliminating or neutralizing their own rivals outside the territories in which they have clear and continuous priority as wielders of force, 2. State making: Eliminating or neutralizing their rivals inside those territories, 3. Protection: Eliminating or neutralizing the enemies of their clients, 4. Extraction: Acquiring the means of carrying out the first three activities – war making, state making, and protection (Tilly, a.g.e., s. 181)

[9] Bu konudaki tartışmalara yazının 3.bölümünde ayrıntılı olarak değinilecektir.

[11] Koç, a.g.e., s. 162, 163

[12] Koç, a.g.e., s. 163

[13] Örneğin Gezi Parkı eylemleri ile ilgili ortaya atılan komplo teorileri

[14] Sait Çetinoğlu, Takrir-i Sükun Kanunu, s. 1 (kaynak: http://www.rizgari.com/ebook/Takriri_Sukun_Cetinoglu.pdf)

[15] Koç, a.g.e., s. 165

[16] Çetinoğlu, a.g.e.

[17] Çetinoğlu, a.g.e., s. 2

[18] Çetinoğlu, a.g.e., s. 1

[19] Çetinoğlu, a.g.e., s. 2

[20] Çetinoğlu, a.g.e., s. 4, 5

[21] Kuyaş, a.g.e., s. 10, 11

[22] Çetinoğlu, a.g.e., s. 7

[23] Çetinoğlu, a.g.e., s. 8

[24] Tilly, a.g.e., s. 181

[25] Çetinoğlu, a.g.e., s. 2

[26] Çetinoğlu, a.g.e., s. 9

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorumlar (4)

  1. Musab Kaymaz dedi ki:

    kardeşimindir diye demiyorum güzel bir yazı. bu konu bu kadar kısa ve öz ,ancak böyle yazılırdı diye düşünüyorum. " Devletlerin kuruluş aşamasında kazananlar, “kahraman” olur, kaybedenlerse “hain”. cümlesi çok hoşuma gitti.

  2. Rasim Bozbuga dedi ki:

    1-Makale yeterince bibliografya ve google araştırması yapılmadan hazırlanmış. Bu nedenle oldukça fazla bilgi yanlışlığını barındırıyor. Örneğin Yazarın iddiasının aksine Şeyh Said Alevi aşiretlerini yanına almaya çalışmıştır. http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=5858
    2-Makale Resmi Tarihe karşı olduğu iddiasında olmakla birlikte resmi tarihin öne sürdüğü tezlerle kendini sınırlandırmıştır. Resmi tarih bu isyanı Kürt isyanı olarak göstermektedir. Ancak İsyanda Kürtlerin katılımı yok düzeyindedir. İsyana katılanların tamamına yakını Zazalardan oluşmaktadır. Makale Zaza gerçeğini reddederek resmi tarihin tezlerine kendini hapsetmiştir. Yazara tavsiyem Şeyh Said üzerine Zaza tezlerini en azından bir kısmını okumasıdır.
    http://zazaki.de/turkce/makaleler/SeyhSaid_Ayaklanmasi.pdf
    3-Yazar, Koç'tan aldığı bilgileri standart olarak kullanmış hiç bir eleştiriye tabi tutmamıştır. Örneğin Kamusal alanda Kürtçe konuşmanın yasaklanması yada aşiret ileri gelenlerin batıya göçe zorlanması çok daha sonraki yıllara ait uygulamalardır. İlki 1980'lerde ikincisi ise Takriri sükun dönemindedir.
    4-Yazar'ın Zazalar hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı görülmektedir. Yeterince bilgi sahibi olmuş olsaydı olayın Zaza boyutu üzerine bir kaç kelam ederdi. Yazar en azından yazı yazdığı sitede (sahipkıran) Zazalara dair makaleyi okumuş olsaydı böyle bir hata yapmazdı. http://sahipkiran.org/2013/05/16/turkiyenin-bir-rengi-zazalar/

    • Mustafa Kaymaz dedi ki:

      Öncelikle değerlendirme ve tavsiyeleriniz için teşekkür ederim.

      1- Yazının temel amacı devlet(leşme) teorisini Şeyh Said İsyanı ve Takrir-i Sükûn üzerinden açıklamaktı. Yazının bu amacı konusunda “yeterince” araştırma yaptığımı söyleyebilirim. Yazının merkezinde Şeyh Said İsyanı’ın ne olduğundan ziyade bunun devlet tarafından nasıl propaganda aracı haline getirilmesi yer almaktadır. Alevî aşiretleri yanına çekmeye çalışmadığını söylememin hata olduğun kabul ediyorum. Ancak bu hata “Şeyh Said’in ulusçu amaçlarla hareket ettiğini göstermez. Nitekim verdiğiniz yazıda da belirtildiği gibi civardaki Türk beylere bile mektuplar göndermiş, desteklerini almaya çalışmıştır. İsyan Kürtlük ve Kürdistan için olmadığı gibi Zazalık için de değildir. Mektuplarından ve beyanlarından anlaşılacağı üzere dinî gerekçe ve amaçlarla yola çıkmıştır Şeyh Said.

      2- Makale Resmî Tarihe karşı olduğunu iddia ederken yukarıdaki hususu mesnet olarak göstermiştir. Yani isyan ulusçu bir hareket değil, dinî bir hareket idi. Yazıyı yazarken Kürtlük veya Zazalık meselesine değinmedim, ancak bu Zaza gerçeğini reddettiğim anlamına gelmez. Makalenin temel tezinin resmî tarihle bir ilgisi yoktur, olay ve olgular konusunda yararlandığım makalelerin ötesine geçmemeye çalıştım.

      3- Koç’tan aldığım bilgileri eleştiriye tabi tutsaydım bindiğim dalı kesmiş olurdum. Dediğim gibi bu bir bilgi makalesi değil yorum makalesidir ve bu açıdan değerlendirilmelidir. Ayrıca Takrir-i Sükûn dönemi dediğiniz isyan sırasında başlamış ve sonraki yıllara kadar sürmüştür ki yazıda bunu da anlatıyorum. İsyan sonrasında sürgün edilenler arasında Said-i Kürdî de yer almaktadır ve bizzât Şeyh Said İsyanından dolayı sürgün edilmişlerdir. Sanırım Takrir-i Sükûn Kanunu’nu isyandan bağımsız değerlendiriyorsunuz. Yazımı anladığınızı sanmıyorum.

      4- Zazalar hakkında kapsamlı malumata sahip değilim ama olayın bir de Zaza boyutu dediğiniz benim sehven Kürt dediğim boyuttur. Şeyh Said bu tarz meselelere kendisi takılmamıştır. Bu yazıyı yazın ödev olarak yazmıştım ve o sırada ne bu siteden ne de sizden haberdârdım.

      Genel olarak şunu söyleyeyim ki (Zazalar hakkında yazdığınız yazıyı da okudum.) yazımı okurken beni hasım olarak bellediğiniz Kürt ve Türk milliyetçilerinin safına yerleştirmiş, değerlendirmelerinizi bu gözlükle yapmışsınız. Ancak bunu yaparken onların düştüğü hatalara düşüyor, henüz aşiretler şeklinde olan halkları bir bütün olarak ele almaya çalışıyorsunuz. Doğrusu yazının bütünlüğü hakkında da bir iki kelâm etmenizi beklerdim. Hütmetler…

      • Suleyman Erdem dedi ki:

        Ben de Mustafa Bey’in yorumlarına katılıyorum. Rasim Bey, yersiz bir sertlikte kırıcı ifadeler kullanmış. Yazıda işlenen konu, doyurucu bir şekilde anlatılmış. Ben istifade ettim. Mustafa Bey’in emeğine sağlık.

Yorum Ekleyebilirsiniz