Twitter Facebook Linkedin Youtube

ANKA’NIN DÜŞÜŞÜ, BİR YIKILIŞ HİKÂYESİ – 2

Hilmi GÜL

Hilmi GÜL

İkinci Bölüm (İlk bölüm için tıklayınız)

Darbeciler padişahı değiştirmekle uğraşırken darbeden tam bir ay sonra Sırbistan ayaklandı. Bu ayaklanmayı durdurmayı başardı Osmanlı ama, Rus müdahalesini durduramıyordu. Balkanlarda isyan kıvılcımlarını gören Ruslar, kıvılcımı körükleyip yangına çevirmekte kararlıydılar, ama aynı kararlılık İngilizlerde yoktu. Kamuoyu Osmanlı aleyhine dönmüştü ancak, halen Rus tehdidi Avrupa’da kafa karışıklığı yaratıyordu.

Balkan pastasını Rusya’nın insafına terk etmek istemeyen İngilizler, 23 Aralık 1876’da İstanbul’da bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Tanzimat Devri’ni kapatan Kanûn-u Esasî, yeni Sultan Abdulhamid tahta geçeli henüz 4 ay olmuşken, Mithat Paşa öncülüğünde ilân edilecekti. Hem de Balkan Konferansı İstanbul’da toplanmışken.

Osmanlı Balkanlarını nasıl paylaşırız derdine düşmüş Batılı devlet temsilcileri, Osmanlı delegasyonunun Kanun-u Esasi’nin ilanına dair açıklamasıyla şaşkına döndü. Anayasayı ve Meşrutiyeti kutlayan top sesleri konferansın yapıldığı yere kadar geliyordu. Bu, bilinçli bir eylemdi. Osmanlı, artık bütün tebaaya meşruti hakların verilmiş olduğunu, Balkan halklarının da temsil edileceği bir meclisin toplanacağını, dolayısıyla konferansta tartışılan bütün ıslahat tekliflerinin gereksiz olduğunu öne sürerek yapılan bütün teklifleri reddetti.

Osmanlı, Meşrutiyeti ilan ederek Batı nezdinde kaybettiği itibarını yeniden kazanmak istiyordu ama Avrupa devletleri tam tersine bundan rahatsız oldu. Osmanlı’nın iç işlerine müdahaleyi önlemek için böyle bir adım atması, Avrupalıları haliyle memnun etmemişti. Artık kamuoyu, mümkün olan en kısa zamanda Balkanlar’dan Osmanlı’yı çıkarmak konusunda manipüle edilmişti.

Öte yandan Osmanlı için siyasi atmosfer, Kırım Savaşı sırasındakinden çok farklıydı. Rusya, siyasi birliğini kurmuş olan Almanya’nın pan-germen yayılmacılığına karşı pan-slav hareketine hız vermiş, Balkanlarda etkinliğini artırmıştı. Dolayısıyla, Meşrutiyetin ilan edilerek Balkan temsilcilerinin İstanbul’a gelmesi Rusların hiç işine gelmeyecekti.

1871 yılında Almanya ve Avusturya-Macaristan ile “üç imparator birliği” ittifak antlaşması imzalayarak kendini güvenceye almış olan Ruslar, meşrutiyetin ilanından 4 ay, meclisin açılmasından 1 ay sonra Osmanlı’ya savaş ilan ettiler. Başlarda bir süre, Plevne kahramanı olarak tarihe geçen Gazi Osman Paşa tarafından durdurulsalar da, bu cephenin yarılmasıyla savaşın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra, 3 Mart 1878’de Rus orduları Başkent’e 12 km kadar yaklaşmayı başardılar.

Rusların İstanbul’a bu kadar yaklaşmalarının İstanbul’da nasıl bir infial yaratacağını tahmin edebiliriz. Devlet adamları ve padişah, bu savaşta büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Hayal kırıklığı, Rusların İstanbul’un sınırlarına kadar gelmesi değildi, buna batılı devletlerin seyirci kalmasıydı. Her ne kadar Rusların dayattığı Ayastefanos Antlaşması, Avrupa güç dengesini bozacağı endişesiyle yumuşatılsa da, bu yaşanan derin hayal kırıklığına merhem olmadı. Daha da kötüsü; Avusturya Bosna-Hersek’i, İngiltere Kıbrıs’ı işgal etti. Avrupa’nın büyük devletleri, Osmanlı’yı gözden çıkarmışlardı ama yeni kurulan bir ülke bunu çıkarlarına uygun görmüyordu. Bu yüzden İngiltere’nin boşalttığı yerde güç dengesini o ülke kurdu. İlerleyen yıllarda Osmanlı’nın kaderinde çok önemli rol oynayacak bu devlet, Almanya’ydı.

Yeni padişah, meşrutiyeti bir ideal olmaktan çok, bir araç olarak görüyordu. Her ilacın her hastalığa iyi gelmeyeceği gibi meşrutiyet de Osmanlı’ya deva olmayacaktı ona göre. Yaşanan meşrutî reformun Avrupa Devletleri’nin Osmanlı’ya destek vermesinde işe yaramadığını görmesi, meclisin felaketlerin sorumlusu olarak padişâhı göstermesi ve Rus ordularının İstanbul’a yaklaşması üzerine Padişah meclisi dağıtacak ve 1908’e kadar bir daha da toplamayacaktı. Zaten halkın yönetime katılması gibi bir durum da olmamıştı. Hatta bazı yerlerde seçim bile yapılmamış, temsilcileri valiler atamıştı. Nihayetinde, meclisin dağılmasıyla Sultan Abdülhamit’in 30 yıllık saltanatı başlamış oldu.

Bu süreçte, iç ve dış politikada tek söz sahibi padişahtı. Sultan Abdülhamit, hem Türkiye’de hem de Dünyada nitelikleri en çok tartışılan padişahtır. 19. yüzyılın sonlarında Ermeni isyanının bastırılması sırasında yaşananların da etkisiyle dönemin Avrupalıları için kan dökücü ve gerici bir tiran olan Abdülhamit, bu karşıtlıktan faydalanıp onu tahttan indiren Jön Türkler ve onların mirasçısı Cumhuriyet’in tarihçileri için; Osmanlı’nın yeniden hayat bulmasını engelleyen bir gericiydi.

Ne var ki geçen yıllar ve ortaya çıkan belgeler, başta Türk tarihçileri olmak üzere modern tarihçilerin bu döneme bakışını nerdeyse tersine döndürdü. Bu dönem, ilk bakışta padişahın sıkı iktidarının yaşandığı bir dönem olarak görülse de, aslında devletin geçirdiği modernleşme aşamalarının en köklüsü, yine onun devrinde gerçekleşmişti. Ondan önce yapılan düzenlemeler daha çok metinde kalmış ve uygulama safhasında büyük sorunlar yaşanmıştı. Ancak kurumsallaşmaya büyük önem veren Abdülhamit, bugün halen faaliyetlerine devam eden pek çok müessese açtı. Devlet, ilk kez onun döneminde tam anlamıyla bir merkezileşme atılımı gerçekleştirebildi. Siyasi ve ekonomik bunalım içerisinde bir türlü sağlıklı ilerleyemeyen modernleşme, padişahın baskıcı yönetiminin getirdiği göreli istikrar döneminde tam anlamıyla zirve yapmıştı. Dünyada daha yeni yeni gelişen telgraf, onun döneminde her taşra kentine ulaşmış, birkaç yüz millik demiryolu hatları, bir kaç bin mili bulmuştu. Savaş, açlık ve kıtlık yaşanmamış, salgın hastalıklarla mücadelede önemli bir mesafe kaydedilmiş, bu da nüfusun artışına yansımıştı. 1870’lerin sonlarında yaklaşık 20 milyon olan imparatorluk nüfusu, yüzyılın sonunda Mısır ve Kıbrıs hariç, 27 milyonun üzerine çıkmıştı. 1867 ve 1895 yılları arasında gerek okul, gerekse öğrenci sayısı, iki kattan fazla artmıştı. Nüfusun artışı, bayındırlık hizmetlerini gerektirmiş; yine bu dönemde devlet, ilk kez inisiyatif alarak daha önce düşüncede kalmış pek çok uygulamayı gerçekleştirebilmiştir.

Öte yandan Padişah, iktidarı Babıali’nin elinden alıp yeniden kendisinde topladı. İlk yıllarında rekor sayıda basılan gazete ve dergi, 1888 yılından itibaren başlayan sansürle gücünü yitirdi. Buralarda artık Avrupa’dan devşirilen herhangi bir siyasal düşünce tartışılamıyordu. Devleti tek elden yürütmeyi aklına koyan Sultan, bunun için birtakım özgürlükleri ortadan kaldırmaktan çekinmedi. Dahası, belki de tarihin gördüğü en büyük iç istihbarat ağını kurdu. Bu ağ, öylesine yoğun çalışır ki, Sultanın yaşadığı Yıldız Sarayı’nın her yerinden milyonlarca jurnalin çıktığı söylenir. Bu jurnallerin doğru olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan, herkesin izlendiğini düşünmesidir.

Pek çok tarihçi, padişahın o dönem kullandığı bu aşırı baskı ve muhbirliği ilk etapta eleştirir, ama daha sonra sebepleri ve sonuçları itibarıyla yapılanların çok da akıl dışı ve gereksiz olmadığını söyleyip padişahın hakkını teslim ederler. Nitekim Erik Jan Zürcher Modernleşen Türkiye’nin Tarihi kitabında; “bu dönemin niteliği ve başarılarını ifade etmeden önce, Abdülhamit’in büyük felaketlerin ardından tahta çıkan bir padişah olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir” diyerek Osmanlı’nın o tarihlerde bir nekahet, yani iyileşme dönemi geçirdiğini ifade eder.

Kırım Savaşı’ndan sonra Osmanlı, Avrupa Ahengi’ne dahil olmuş ama bu dengeyi etkilemekten çok ona maruz kalmıştı. Fakat Sultan Abdülhamit döneminde artık düzen değişmişti. Avrupa Ahengi, gitgide amansızlaşan emperyalistler arasında bir mücadeleye dönüşmüştü. Sultan Abdülhamit, bu mücadeleden faydalanmayı iyi bildi ve Osmanlı, Avrupa’nın pasif bir parçası olmaktan çıkıp, çıkar çatışmalarını kullanan aktif bir politika icra eden aktör haline geldi.

Avrupalıların emperyalist yayılmacılığına karşı, Halifelik sıfatını kullanan padişah; Güney Afrika’dan Endonezya’ya, Hindistan’a kadar dünyanın her yerine Osmanlı ve Türk etkisini yaymayı başardı.

Osmanlı’nın Halifeliği etkin bir şekilde kullanması, Avrupalı politikacılarda bir kafa karışıklığı yaratmıştı. Büyük kısmı bunun blöf olduğu kanısındaydılar, ama özellikle Hindistan’daki İngiliz yöneticiler, bu politikayı çok ciddiye aldılar. Zamanla Osmanlı’nın blöf yapmadığı ve sahiden de İslam milletlerinde hatırı sayılır bir otorite kazandığı anlaşılacaktı. Bu durum, yüzyıldır Avrupa’da varlık mücadelesi veren Osmanlı’nın artık dünyada hesaba katılmak zorunda olunan bir aktör haline geldiğinin en büyük kanıtıydı.

Peki bu dönemde Osmanlı’daki iç çatışmalar, bir anda bitmiş miydi? Aslında bu çatışmalar hala sürüyordu. Özellikle Makedonya’daki sorunlar ve doğuda Ermenilerin faaliyetleri öne çıkıyordu. Ama devletin uyguladığı denge politikası sonucunda Avrupa, bu sorunları kaşımaya fırsat bulamamış, zamanla ortalık durulmuştu. Ne var ki Ermeni olaylarını bastırırken Osmanlı, büyük katliam yaptığına dair suçlamalara maruz kaldı. Özellikle Hamidiye Alaylarının yaptığı müdahale sırasında çok sayıda Ermeni’nin öldürüldüğü haberi Avrupa’da hızla yayıldı ve bu haber Osmanlı’ya karşı yeni bir nefret dalgasına neden oldu. Sonunda Osmanlı, düzeni yeniden sağladı ama anlaşılan o ki; bu süreçte son “milleti sadıka” Ermeniler’in Osmanlı’ya olan bağlılığı ciddi anlamda sarsılmıştı.

İhtimaldir ki, Osmanlı’nın iç işlerine karışmak isteyen Avrupa, özellikle de İngiltere ve Rusya, bunun için Ermenileri kışkırtmıştı. Nitekim terör eylemlerine girişen Ermeni örgütlerinin mensupları, Osmanlı tebaasından değildi. Ya Avrupa’dan, orada bulunan öğrenciler, ya da Rusya’dan Rus Ermenileri bu tür faaliyetleri gerçekleştiriyorlardı. Osmanlı Ermenilerinin hangi noktadan sonra bu örgütlere destek verdikleri, ayrı bir araştırma konusu ama Avrupa’nın Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek ve Osmanlı’ya yeniden müdahale edebilmek için Ermenileri kullandıkları ortadadır.

Ermeniler, bu konumlarıyla Yavuz Sultan Selim zamanında Şah İsmail’in kullandığı Alevilerle benzeşmektedirler. Yavuz’un bölgeye Kürt Aşiretlerinin yardımıyla müdahalesi ve Hamidiye alaylarının çoğunlukla Kürtlerden oluşması, başka bir benzerliktir. Yavuz’un müdahalesi bu gün ne kadar tartışmalıysa, Hamidiye Alaylarının müdahalesi de öyle tartışmalıdır. Gerçekten bu müdahale, sorunu çözmekten çok kangren haline mi getirmiştir? Sonunda İttihat ve Terakki’nin Ermenilerle işbirliği yaparak Abdülhamit Han’ı tahttan indirdiğini düşünürsek, müdahalenin sonuçlarının çok da iyi olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü; sonucunda kazanan yine Avrupa olmuştur. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek en doğrusudur, ama sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Ermenileri kaybetmek, Osmanlı’ya pahalıya mal olmuştur.

Ermeni isyanı bastırıldıktan hemen sonra, 1897 ilkbaharında Osmanlı, Girit isyanına yardım eden Yunanistan’a savaş ilan etti ve birkaç hafta içinde Yunanistan yenilmişti. Her ne kadar bu savaş sonucunda bir toprak kazanımı olmasa da Yunanistan, tazminat ödemeye mecbur bırakıldı. Bu iki başarı, Osmanlı’nın askeri anlamda eski günleri geride bıraktığının en büyük ispatıydı. Peki bu başarı, mali alanda da sağlanabilmiş miydi?

Abdülhamit Han, iflas etmiş bir devletin başına geçmişti. 1878’de başlayan çözüm görüşmeleri, 1881’de Duyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. Duyun-u Umumiye, bugün hafızamızda olumsuz şeyler canlandırsa da, aslında başlangıçta böyle bir kurulun varlığı Osmanlı’nın faydasına olmuştu. Hem bu örgüt kurulurken Osmanlı’nın ödenmemiş borçlarının yarısı iptal edilmiş, hem daha düzenli vergi toplanabilmiş, hem de mali modernleşme sağlanabilmişti. Öte yandan bu sayede, Tanzimat’tan beri Rum ve Ermeni aracıların ekonomik sistemde sahip oldukları ayrıcalıklar zayıflatılmıştı. Sultan Abdülhamit’in döneminde devlet, uzun bir süre çok az borç almış ve aldığının çok daha fazlasını ödemeyi başarmıştı. Üstelik bu dönemde Sultan, ekonomik ilişkilerde de denge siyaseti izlemiş, İngilizlerin dış ticaretteki egemenliğini büyük ölçüde azaltarak Almanya ve Fransa’nın paylarını oransal olarak dengelemişti. (3. Bölüm için tıklayınız)

.

Hilmi GÜL

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

BENZER İÇERİKLER

Yorumlar (3)

  1. MaşaAllah Hilmi bey bu ne hız, imrendim inan ki, tabi insan dolunca akacak yer ararmış.

  2. Hilmi Gül dedi ki:

    Teşekkürler Yusuf Bey, şimdilik biraz hazırdan yiyorum diyelim 🙂

  3. Huseyin Savran dedi ki:

    güzel bir yazı

Yorum Ekleyebilirsiniz