Twitter Facebook Linkedin Youtube

ADIM ADIM BALKANLAR: ARNAVUTLUK

Zafer TEKİN

Zafer TEKİN

Balkan ülkeleri ile alakalı yazı dizimize, Bosna Hersek’ten sonra Arnavutluk ile devam ediyoruz. Yaklaşık üç buçuk milyon nüfusa sahip olan bu Balkan ülkesi ile ilişkilerimiz, Türklerin Avrupa’ya ayak bastığı 14. yüzyıldan itibaren başlamış olup Arnavutluk, 15. yüzyılda fiilen Osmanlı İmparatorluğu himayesine girmiş ve Balkan Savaşları sonunda tüm Balkan ülkeleri gibi elimizden çıkmıştır. Burada en önemli nokta ise, Arnavutluk’un elimizden çıkan son Balkan ülkesi olmasıdır. 1. ve 2. Balkan Savaşları sonunda, 1913 yılında yapılan Bükreş Antlaşması ile Arnavutluk Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlığını kazandığında, yaklaşık dört yüz yıllık bir devrin de sonu gelmiş oluyordu.

Tüm Balkan Coğrafyasında olduğu gibi, Arnavutluk da çok hazin bir şekilde elimizden çıkmıştır. Balkan Savaşlarının hemen öncesinde meydana gelen Arnavutluk isyanına kadar kayda değer hiçbir isyan, karışıklık, başkaldırı vb. gibi olaylarda adı geçmeyen Arnavutluk, 2. Meşrutiyetin ilanından ve Sultan 2. Abdülhamit Han’ın tahtan indirilmesinden sonra gelen yönetimin izlemiş olduğu politikalar sonucu, kısa sürede mazideki yerini almıştır.

İbrahim ARTUÇ, “Balkan Savaşı” adlı eserinde Arnavutlardan şu şekilde bahsetmektedir; “…Müslüman Arnavutlar Osmanlı Yönetimindeki diğer toplumlara göre ayrıcalıklıydılar. Osmanlı yönetiminde onlardan büyük devlet adamları yetiştiği gibi, Orduya da değerli komutanlar vermişlerdi. Sözlerine sadık, sağlam yapılı ve savaşçı insanlardı. Her şeyden ve herkesten kuşkulanan Sultan 2. Abdülhamit bile, muhafız alayını Arnavutlardan kurmuş, hatta Niyazilerin ve Enverlerin başlattığı 2. Meşrutiyet ayaklanmasını bastırmak üzere büyük yetkilerle Makedonya’ya Arnavut asıllı Şemsi Paşa’yı göndermişti. Bu nedenlerle Balkanlarda her milletin bağımsızlık için kazan kaldırdığı günlerde Arnavutlar İmparatorluğa sadık kalmış ve O’nun safında yer almıştı. Arnavutların bu tutumu, Sırp, Karadağ, Rum, Bulgar gibi diğer toplumların üzerinde etkili olmuş, bu milletlerin ayaklanmaları Arnavutların yardımıyla daha kolay bastırılabilmişti.”

Bir Ermeni olan Aram ANDONYAN isimli yazar ise, Balkan Savaşlarını konu alan Balkan Harbi Tarihi” adlı eserinde, Arnavutluk’un İşkodra Şehrinin Osmanlılarca kahramanca ve cansiperane şekilde savunulmasına vurgu yapmak için; “Savaşçı Karadağlılar, kendilerine layık bir hasım buldular. Bütün tanıklar tasdik ederler ki Karadağ cephesinde çarpışan Osmanlı kuvvetleri görevlerini layıkıyla yaptılar ve talihsizlik anlarında bile İmparatorluk ordusuna şan ve şeref kazandırdılar. İşkodra’nın 6,5 ay süren savunması Osmanlı Ordusu için bir şeref tacıdır tek başına cesaret ve kahramanlığa âşık Kral Nikola bile, kızı İtalya kraliçesine yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmiştir.” demiştir.

Balkan Savaşlarında Kurmay Yarbay olarak görev yapan Fevzi ÇAKMAK, 19 Haziran 1913 te Gülcemal Vapuru ile Arnavutluk’taki Seman İskelesinden hareket eden kafilededir ve “Garbi Rumeli’nin Sureti Ziya-i ve Balkan Harbinde Garp Cephesi” adlı eserinde; “….Batı Rumeli’de 500 yıllık Türk egemenliğine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk sahilleri de yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın yüzlerce sene kanları ile suladığı ve eski yeni birçok şehitlerimizin vatan parçasının bırakılması gönüllerimizde giderilmesi imkânsız acılar ve hasretler yaratıyordu. Cehalet ve politika kurbanı olan Batı Rumeli hala pek elim buhranlar içinde çırpınıp duruyor” diyerek, Arnavutluk’un kaybedilmesinden duyduğu acıyı ifade etmeye çalışmıştır.

Netice itibariyle, Osmanlı’ya sıkı sıkıya bağlı, nüfusunun % 70 i Müslüman olan Arnavutluk elimizden çıkmış, Balkan Harbinden sonra patlak veren 1. Dünya Savaşı sebebiyle de her millet kendi canının derdine düşmüştür.

Arnavutluk, Balkan Savaşından sonra, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan’ın işgaline uğramış ve yağmalanmış, İtalya ve AvusturyaMacaristan‘ın araya girmesiyle Arnavutluk Krallığı kurulmuştur. İç çekişmelerin eksik olmadığı Arnavutluk’ta, bilahare 1925 yılında Arnavutluk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. 1928 yılında ise Ahmet Zogu kendini kral ilan ederek Arnavutluk Krallığını kurmuştur. 1939 yılında Faşist İtalya, Arnavutluk‘u işgal etmiş, II. Dünya Savaşı‘ndan sonra Enver Hoca‘nın önderliği altında Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kurulmuştur.

1990 yılında tekrar demokrasiye geri dönene kadar Arnavutluk’un, dünyanın en içe kapanık ülkelerinden biri olarak kaldığı söylenilebilir. 19131992 yılları arasında Türkiye’nin Arnavutluk ile olan ilişkileri, çok zayıf bir düzeyde kalmış ancak Türkiye’de yaşayan Arnavut kökenli Türkler ve iki toplum arasındaki yoğun tarihi ve kültürel ilişkiler, iki ülke arasında bir köprü oluşturmaya devam edegelmişlerdir. ([1])

Burada özellikle Enver Hoca dönemi, kayda değerdir. Zira iktidara geldiği 11 Ocak 1946 yılından ölümüne kadar (11 Nisan 1985) 41 yıl boyunca ülkeyi idare eden Enver Hoca, iktidarda kaldığı süre içinde Arnavutluk’u dünyaya kapatmış ve 1967 yılında dünyanın ilk ateist devleti haline getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hiçbir baskı olmadan halkın % 70’i Müslüman olan Arnavutlar, baskı ve zulümlerle dinlerinden soğutulmuş; dünya ile bağları koparılmış ve tamamen içine kapalı bir toplum haline gelmişlerdir. Öyle ki, bırakın bir Arnavutluk vatandaşının herhangi bir dış ülkeye gitmesini, Arnavutluk içinde bile bir şehirden bir şehre giderken merkezi otoriteden izin alınmak kaydıyla seyahat hakkı tanınmıştır. Bu süreçte; Osmanlı’dan kalma tüm dini kurumlar kapatılmış, ülke genelinde bulunan yaklaşık 2000 civarındaki cami, ya yıktırılmış ya da başka bir amaç doğrultusunda kullanılmıştır.

1991 yılında tekrar demokrasiye geçen Arnavutluk’ta sosyal, kültürel ve dini hayatın yeniden canlanması ve toplumun dünya ile entegre olması, fazla zaman almamış ancak ekonomik yönden zayıf olan devlet otoritesi ve toplum yapısı nedeniyle, diğer Balkan ülkeleri gibi emperyalist ülkelerin din ve kültür erozyonuna uğramasına sebep olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Özellikle, gerek coğrafi yakınlık, gerekse kısa bir süre de olsa İtalyan işgalinde kalmış olmaları sebebiyle, özellikle İtalya’nın baskın bir sosyal ve kültürel deformasyon ve tahakkümü altında kalan Arnavutluk’ta, İslamî faaliyetlerin de yadsınamaz derecede aktif faaliyetler içerisinde olduğunu gözlemledik.

Bu bağlamda, ziyaret ettiğimiz Arnavutluk Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri, din hizmetlerinin günden güne iyileştiğini, toplumun İslamiyet’i eskiye oranla daha çok benimsediğini ve yaşadığını büyük bir memnuniyet içerisinde ifade etmişlerdir. Bizim için ayrı bir gurur kaynağı ise, söz konusu Diyanet İşleri Başkanlığının üst düzey yöneticilerinin hepsinin Türkiye’de 90’lı yıllarda okuduklarını büyük bir gururla ifade etmeleridir. Zira o dönemde gerek İmam Hatip Liseleri, gerekse İlahiyat Fakültelerinde okuyanlar, bugün Arnavutluk’un Diyanet İşlerinin yönetim, karar alma ve uygulama mekanizmasının başında bulunmaktadırlar.

Bosna Hersek’te olduğu gibi, Arnavutluk’ta da TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü mükemmel bir şekilde çalışmaktadırlar. Bir akşam vakti ziyaret ettiğimiz Yunus Emre Enstitüsünün bütün sınıflarının dolu olduğunu, içerisinde gencinden yaşlısına birçok öğrencinin Türkçe öğrendiğini yerinde müşahede ettik. Arnavut öğrencilerle birebir yapmış olduğumuz kısa görüşmelerde, “niçin Türkçe öğreniyorsunuz?” diye sorduğumuzda birçoğu; “üniversite öğrenimini Türkiye’de yapmak istediğini veya Türkiye’ye çalışmaya gitmek istediği için Türkçe öğrendiğini” beyan etmişlerdir.

Ayrıca, Arnavutluk’ta bulunan ve Türkler tarafından kurulan eğitim kurumlarının varlığı, bu alandaki boşluğu bir nebze doldurmuş, ilerleyen zamanlarda daha fazla müteşebbisin bu faaliyetler içerisine girmesi için ilham kaynağı olacağı izlenimini vermiştir.

Bosna Hersek’te olduğu gibi Arnavutluk’ta da birçok emperyalist ülkenin tezgâh açtığını görüp, gerek Devletimizin gerekse sivil toplum örgütlerinin bu olumlu faaliyetleri göğsümüzü kabartmıştır.

Tiran’da kaldığımız zaman zarfında, gerek bizim dikkatimizi ve gerekse şehre gelen herkesin dikkatini çeken en önemli yapıt, şehrin tam merkezinde bulunan Ethem Bey Camii olmuştur. 19. yüzyılın başlarında yapıldığını öğrendiğimiz Ethem Bey Camii, Enver Hoca tarafından yıktırılmayan nadide camilerden birisiymiş. Şehir meydanının tam ortasında bulunan, devasa büyüklükteki İskender Bey Heykeli, müze, bakanlıklar, Opera ve Kültür Sarayı ile çevrelenmiş camiinin iç duvar yüzeyleri hiç boşluk kalmayacak şekilde kalem işi motiflerle süslenmiş küçük ve mütevazı bu Osmanlı Eseri, Tiran’daki Osmanlı mührü olarak gözümüzü ve gönlümüzü doyurmuş, ecdadımızın oralara gidip hüküm sürdüğünün güzel ve anlamlı bir örneğini bugüne kadar teşkil etmiş ve inşallah bundan sonra da edecektedir.

Türkçe konuşan bir Arnavut vatandaşı ile yapmış olduğumuz bir sohbette, dünya milletleri üzerinde, kendilerine sadece Türklerin Arnavut dediğini öğrendim. Zira muhatabım, Avrupa ve Dünya üzerinde birçok ülkeye gittiğini, sadece Türklerin kendilerine Arnavut dediğini, bunu İstanbul’da araştırdığını İstanbul’da bir tarihçinin, kendisine, Osmanlı döneminde Arnavutların ordu da sipahi olarak görev yaptığını, hep ön saflarda savaştıklarından dolayı kendilerine Arnavut denildiğini ifade ettiğini söylediğini ifade etti. Bu konuda bilgi sahibi olmadığımızdan, yorum yapmamakla birlikte, ecdadımızın vardır bi bildiği demekle yetinmek zorunda kaldık…

Arnavutluk deyince, milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un baba tarafından Arnavut olduğunu (ancak kendisi bugün Kosova tarafında bulunan İpek şehrindendir) unutmamak gerekir. Milletimizin İstiklal Marşını yazan milli şairimizin bile başlı başına Türk-Arnavut halklarının etle tırnak kadar birbirine yakın, hatta birbirinden olduğunun en güzel göstergesidir. Zira M. Akif; “ Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” derken, Türklerin şahsında ulvi gayeye inanan herkesi kast etmiştir.

Sonuç olarak, Avrupa’nın ortasında, tüm dünya ile bağları kopartılmış bir şekilde yaklaşık 50 yıl yaşamaya mahkûm edilen Arnavutluk halkı, dost ve kardeş olarak gördükleri Türk Milletini asla unutmadıkları gibi, eskisinden daha kuvvetli olarak sevgi ve muhabbet bağları oluşmuştur. Bu sevgi ve muhabbet bağının dünya var olduğu müddetçe daim olmasını dilerim. (Yazı dizisinin birinci bölümü; “Adım Adım Balkanlar: Bosna-Hersek” için tıklayınız.)

Zafer TEKİNzafertekin@sahipkiran.org

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Arnavutluk-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri

Zafer Tekin Hakkında

Zafer TEKİN: (Ankara) 1976 Eskişehir doğumludur. Selçuk Üniversitesi Adalet Yüksek Okulu (Önlisans) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü (Lisans) bölümlerinden mezun olmuştur. Türkiye hukuk sistemi, halkla ilişkiler ve Türkiye’nin siyasi tarihi alanında çalışmalar yapan TEKİN, orta düzeyde İngilizce bilmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorumlar (1)

  1. […] 1990 yılında tekrar demokrasiye geri dönene kadar Arnavutluk’un, dünyanın en içe kapanık ülkelerinden biri olarak kaldığı söylenilebilir. 1913–1992 yılları arasında Türkiye’nin Arnavutluk ile olan ilişkileri, çok zayıf bir düzeyde kalmış ancak Türkiye’de yaşayan Arnavut kökenli Türkler ve iki toplum arasındaki yoğun tarihi ve kültürel ilişkiler, iki ülke arasında bir köprü oluşturmaya devam edegelmişlerdir. ([1]) […]

Yorum Ekleyebilirsiniz