Twitter Facebook Linkedin Youtube

BİR İNSAN HAKLARI İHLALİ OLARAK; YOKSULLUK

Faruk DUMAN

Faruk DUMAN

Yoksulluk, insanın istemediği dilenme, emeğini satarken köleleşme, fuhuş yapma gibi durumlarda olmaları bakımından, insani değerlerin yaşanmasını engelleyen, insanların onurlarını zedeleyen bir hüviyete sahiptir. Bu durum ise, “insanlık ayıbı” olarak ifade edilebilir. İste böyle bir insanlık ayıbının çözümü; yoksulluk-insan hakları bağlamı içerisinde bulunabilmektedir. Bu açıdan, ahlak anlayışına göre yapılması gereken şey, yoksulluk dolayısıyla acı çeken insanları kurtarmak için bireysel kaynakların seferber edilmesidir. Bunun manası ise, çok pahalı giyim tarzları, pahalı tatiller, pahalı araba, ikinci–üçüncü eve sahip olma gibi “temel ihtiyaçtan olmayan alışkanlıkların terk edilip; bunların yerine kaynakların, mutlak yoksulluğu azaltmak için kullanılmasıdır. Çünkü mutlak yoksulluktan kaynaklanan önlenebilir acılar ve ölümler, ahlaksal bakımdan ihtiyaç dışı tüketim alanlarından çok daha önemlidir. Öyle ki, bu yaklaşıma göre; birini yoksulluktan kurtarma imkânı varken, lüks tüketim alışkanlıklarında ısrar etme sonucunda insanın ölümüne seyirci kalmak, onu öldürmekle aynı ahlakî içeriğe sahiptir ve bu duruma neden olanlar bir bakıma bu ölenlerin katilleridirler.

*************

Yoksulluğun artık kronik bir sorun olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu kroniklik, özellikle 1980 sonrasındaki izlenen sosyal, ekonomik ve siyasi politikaların etkisiyle daha da perçinlenmiştir. Yoksulluk konusunun vahameti karşısında, yoksulluğu azaltıcı, hafifletici veya yok edici politikalar da söz konusu olmaktadır. Bu politikalar genel olarak, bir yandan yoksullara “pasif” yardım yaparak onları ayakta tutmaya çalısırken, diğer yandan da “aktif” sosyal politikalarla yoksulları kendi başlarına ayakta tutma gayretleri şeklinde ortaya çıkabilmektedir.

Ancak yoksullara dönük gerek aktif ve gerekse pasif sosyal politikalarda çok fazla dikkat edilmeyen bir husus bulunmaktadır. Bu husus; yoksulluk ve yoksullara karşı takınılan tavır anlamındaki “insan hakları yaklaşımları”dır. Yoksulluk konusunda bir “hak” politikasından bahsetmek, yoksulların yoksulluklarının kaynağına bakmak; yoksullara yardım etmenin veya etmemenin dayanaklarını ortaya koymak, varsa bu dayanakların kökenlerine inmek anlamına gelmektedir. İste bu çalısmanın esası da, yoksulluk karşısındaki “hak” yaklaşımları olacaktır.

YOKSULLUK KAVRAMI VE TÜRLERİ

Yoksulluk denilince genel olarak; “fakirlik, yani sefalet, açlık, yokluk, muhtaçlık” gibi hayatta kalabilme savaşı, temel ve zorunlu ihtiyaçları yerine getirme mücadelesi akla gelmektedir. Bu anlamda yoksulluk, tüm yardıma muhtaç olanların “ortak paydası” olarak algılanabilir.

Yoksulluk kavramı ile ilgili dikkat edilmesi gereken bir husus, yoksulluğun “çok boyutlu” yönü ile alakalıdır. Yoksulluk; “gelir dağılımı”, yeterli gelirin olmaması anlamında “maddi mahrumiyet”, yetersiz beslenme, açlık, hastalık anlamında “fiziki zafiyet”, eğitim imkanlarından mahrumiyet, ayrımcılık vb. açılardan “izolasyon”, her an yoksulluk riskine maruz kalabilme durumu anlamında “güçsüzlük”, “katılımın yetersiz olması”, “zamanın yetersiz olması” ve “çevre kirliliği ve çevrenin bozulması” açılarından ele alınabilmektedir. Bu çok boyutlu yapısından dolayı yoksulluk; herkese tanım yapma ve anlama konusunda bir çağrışım yapabilmesine rağmen, tanımlama aşamasında farklılıkları da içinde barındırmaktadır. Farklı tanımların manası, farklı yoksulluk biçimlerinin varlığına işaret etmektedir.

Yoksulluğun türleri içerisinde en önemli olanı ve en fazla üzerinde durulanı “mutlak yoksulluk”tur. Mutlak yoksulluk; hane halkı ya da kişilerin biyolojik olarak kendilerini devam ettirebilmeleri için gerekli olan asgari gelir ve harcama düzeyi olarak tanımlanmaktadır. Dünya Bankası’na göre; bir insanın hayatta kalabilmesi için asgari 2400 k/cal miktarı gerekmektedir (tıbben ise normal bir erişkinin yeterli kalori alabilmesi için gerekli kalori 2800–3000, ağır islerde çalısanlar için ise işin niteliğine göre 3200–3800 k/cal ihtiyacı esas alınmaktadır) ve bu kalori miktarı besini almaya güçleri yetmeyenler, “mutlak yoksul” olarak tanımlanmaktadır. Ancak mutlak yoksulluk göstergeleri, fazla ama kötü beslenme ile yetersiz beslenme arasındaki farkı dikkate almaması açısından eleştirilmektedir. Buna göre, açlık riskinin hemen hemen bütün toplum katmanlarında kalktığı bir mutlak yoksullukla, açlık riskinin yüksek olduğu başka bir ülkenin mutlak yoksullukları farklıdır. Diğer taraftan, Dünya Bankası’nın “günde 1 dolar”a dayalı ölçüsünden hareket edildiği zaman da özellikle kalkınmış ülkelerde neredeyse hiçbir yoksul kalmamakta; varsa da bunlara “aşırı yoksul” denilmektedir .

Mutlak yoksulluk türündeki eksikliğe bir çözüm ve daha çok toplumsal farklılıkları dikkate alan bir tür olarak “göreli yoksulluk” kavramı bulunmaktadır. Göreli yoksulluk, insanın toplumsal varlık olmasından hareket etmektedir. Bu açıdan, göreli yoksullukta sadece asgari kalori ihtiyacına bakılmamakta, kültürel ve toplumsal açıdan tüketimi yoksul olanlar için de zorunlu görülen malların kapsama alınması söz konusu olmaktadır. Bundan dolayı, belli bir toplumda kabul edilebilir tüketim seviyesinin altında olanlar, göreli yoksulluk kapsamına girmektedirler. Burada göreli yoksulluk seviyesinde gelir dağılımının etkisinden bahsetmek gerekmektedir. Çünkü örneğin, Fransa’daki göreli yoksulluk oranı, Slovakya’dan daha yüksektir. Zira ortalama gelirin çok daha düşük olduğu Slovakya’da gelir dağılımı, daha âdildir; ancak Slovakya’da ortalama yoksul, Fransa’daki ortalama yoksuldan mutlak olarak daha yoksuldur.

“İnsanî yoksulluk”, yoksulluk türleri/biçimleri ele alınırken ortaya konan diğer bir kavramdır. Bu kavramın temel çıkış noktası, yoksulluğun sadece bir mal ve mülk yokluğu olmaması; bunun yanında yaşanabilir hayat imkânlarının mevcut olmamasıdır. Bu açıdan yoksulluk tanımı, yalnızca gelirden yoksun olma anlamında değil; hayatta kalmaktan, bilgiden, yaşama koşullarından olmak üzere çeşitli “mahrumiyet” çerçevelerinden ele alınmaktadır. Dolayısıyla eğitim ve öğretime ulaşmada, sağlık hizmetlerine ulaşmada, cinsiyet eşitsizliğinde, insan hakları ve uygulamalarındaki “yetersizlik”ler insanî yoksulluğun boyutları olmaktadır.

BİREYSEL AHLAK: İNSAN HAKKI

Yoksulluk sorununa karşı ortaya konabilecek bir hak yaklaşımı olarak, ilk önce bizzat kişinin bireysel olarak ahlaki bir duruş sergilemesi söz konusu olabilir. Bu açıdan, burada yoksulluğa karşı duruşun “insanî” yönü ortaya çıkmaktadır. En başta, insanın “insan” olmasından kaynaklanan hakkı olarak yardım alma algılamasının, henüz yeni sayılabilecek bir geçmişi olduğunu söylemek gerekmektedir. Bu anlamda; Sanayi Devrimi’nin ağır çalışma ve yaşam koşullarının, kamuoyunu duygusal manada etkilemesi ve işçi sınıfının sosyal hayatına dönük algıların oluşması, aynı zamanda yoksul durumda olanlara dönük yardımlaşmanın insanî yaklaşımına da etki etmiştir.

Yoksulluk, insanla ilgilidir. Öyleyse, basit bir bağlantı ile yoksulluk alanına verilecek değerin insanın bizzat kendisine verilmesi anlamına geleceği anlasılır. Onun için, statü farkı veya ırk, dil, din ve cins ayrımı gözetilmeden, bizzat insanın insan olması, yoksulluğa bakışta esas hareket noktasıdır. Gerçekten, “yüreği iyi hislerle çarpan” her insanın, yoksulluğu “insaniyetperverlik” ekseninde ele alması beklenmektedir. Çünkü temel insan haklarının, en yoksul durumdakilerin çıkarlarına çalışması, bunun paha biçilmez bir değerini de ortaya koymaktadır.

Bizzat kişinin kendisinin yoksulluğa karşı olması (yoksulluğa karşı tutumu) diye ifade edilebilecek olan “bireysel ahlak” çerçevesinde değerlendirilebilecek önemli bir çerçeve, “faydacı ahlak” ile ilintili olarak ele alınabilir. Faydacı ahlakın çıkış noktası, var olan yoksulluğu azaltma veya hafifletme anlamında kişinin bireysel bir katkıda bulunma zorunluluğunun olup olmaması ve varsa bunun sınırlarının çerçevesinin ne olduğudur. Başka bir ifade ile faydacı ahlakın ana ekseni, bireysel ahlakın yoksullukla ilintisinin olup olmadığıdır. Bu yaklaşıma göre, özellikle mutlak yoksulluğa maruz kalmış olanların hayatlarını iyileştirebilecek durumda olan ve ahlakî değerler oluşturabilme kapasitesine sahip olanların söz konusu yoksulluğu azaltmada yükümlülükleri bulunmaktadır.

YOKSULLUK VE İNSAN HAKLARI

İnsanlık tarihinin hep tanıdığı bir olgu olan yoksulluk, yeni zamanlarda niceliksel ve niteliksel dönüşüme uğramıştır. Yoksulluğun niteliksel dönüşümünü belirleyen merkezi bileşen, dışlamadır. Bu nedenle dışlama; çağımızda yoksulluğu anlamak, açıklamak ve yoksullukla mücadele edebilmek için başvurulacak anahtar kavram durumundadır. Bu kavram, aynı zamanda, yoksulluk ile insan hakları arasındaki bağlantıyı bütün yönleriyle kurmak, kavramak ve kavramsallaştırmak bakımından da en uygun hareket noktası olarak görünmektedir. Çünkü yoksulluk teriminin bizatihi kendisi dışlamayı içermektedir. Yoksulluk, “yok”u ve “yokluk”u ifade eder. Bu açıdan bakıldığında, geçmişte daha çok insanların belli nesne ve araçlardan yoksun olması anlamına gelen yoksulluk, günümüzde esas olarak bizzat insan olma niteliklerden yoksunluk şeklinde tezahür etmektedir. Üstelik bu olgu, doğal ve nötrmüş gibi sunulmakta ve gözlerden, zihinlerden uzak tutulmak istenmektedir. Bu itibarla, yoksulluğun günümüzde “yok-etme” ve “yok-sayma” mekanizmaları üzerinden işlediği söylenebilir.

Yoksulluğun beden ve zihin üzerindeki bu tahrip edici etkisi, her şeyden önce bizzat insan yaşamına yönelik doğrudan bir saldırıdır. Günümüzde dünyanın birçok bölgesinde kitlesel ölümlerin nedeni olan yoksulluk, bu anlamda, insanı yaşamın dışına atmakta, yok etmektedir. Bunun yaşam hakkının ağır bir ihlali olduğu açıktır. Geleneksel insan hakları literatüründe en dar tanımıyla yaşam hakkı, insan yaşamına keyfi olarak son verilmesinin mutlak anlamda yasak olması biçiminde anlaşılır. Salt bu tanımdan hareket edildiğinde bile, genel olarak yoksulluğa, özel olarak açlığa bağlı ölümlerin, bunlar önlenebilir durumlar olduklarından, yaşam hakkının kitlesel ihlaline vücut verdikleri açıktır. İnsanlığın ürettiği ortak zenginliğin, yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldıracağı konusunda en ufak bir şüphe bulunmadığına göre, bu olguların kapitalist ekonomik sistemin bir tercihi olduğu konusunda da tereddüt edilemez. Geçmişte yoksulluğun temel nedeni kıtlık iken, bugün yoksullaşmanın temel nedeni üretim fazlalılığıdır, başka deyişle bolluktur. Bu vakıa, yoksulluğun zenginliğin paylaşımı sorunundan öte, belirli bir insan grubunun insan olmanın dışına itilmesinden kaynaklandığını ve bu şekilde yaşandığını/yaşatıldığını gösterir.

İnsanlığın büyük bir bölümünün insan-dışılığa itildiği yeni zamanlar, insan hakları kavramının içinin boşaltıldığı ve dolayısıyla dünyanın büyük kısmı için insan haklarının kullanılamaz hale geldiği bir dönemdir. İnsan haklarının toplumsal yaşamı dönüştürücü yönünü canlandırmak, aynı zamanda inayet kültüründen çıkmayı, gerçek bir dayanışma kültürü yaratmayı sağlayacak yeni bir hak söylemi geliştirilmesi demektir.

Yoksulluk insanlık onurunu ihlal eden bir durumdur. Neoliberal politikalar eşitsizliği pekiştirmektedir. Yoksulluğun dışlanıp görünmezleştirilmesi yanında; medyanın yoksulluğa yaklaşımı ve yoksulluğu sergilemesi; bir yandan yoksulluğu bir gerçeklik olarak göz ardı ederken, bir yandan da onu başka amaçlı kullanmaya yönelik olmaktadır. Bu da başlı başına bir insan hakkı ihlalidir.

SONUÇ

Yoksulluk, insanın istemediği dilenme, emeğini satarken köleleşme, fuhuş yapma gibi durumlarda olmaları bakımından, insani değerlerin yaşanmasını engelleyen, insanların onurlarını zedeleyen bir hüviyete sahiptir. Bu durum ise, “insanlık ayıbı” olarak ifade edilebilir. İste böyle bir insanlık ayıbının çözümü; yoksulluk-insan hakları bağlamı içerisinde bulunabilmektedir. Bu açıdan, ahlak anlayışına göre yapılması gereken şey, yoksulluk dolayısıyla acı çeken insanları kurtarmak için bireysel kaynakların seferber edilmesidir. Bunun manası ise, çok pahalı giyim tarzları, pahalı tatiller, pahalı araba, ikinci–üçüncü eve sahip olma gibi “temel ihtiyaçtan olmayan alışkanlıkların terk edilip; bunların yerine kaynakların, mutlak yoksulluğu azaltmak için kullanılmasıdır. Çünkü mutlak yoksulluktan kaynaklanan önlenebilir acılar ve ölümler, ahlaksal bakımdan ihtiyaç dışı tüketim alanlarından çok daha önemlidir. Öyle ki, bu yaklaşıma göre; birini yoksulluktan kurtarma imkânı varken, lüks tüketim alışkanlıklarında ısrar etme sonucunda insanın ölümüne seyirci kalmak, onu öldürmekle aynı ahlakî içeriğe sahiptir ve bu duruma neden olanlar bir bakıma bu ölenlerin katilleridirler.

KAYNAKLAR

Kuyurtar, E., (2003), “Mutlak Yoksulluğa İliskin İki Etik Yaklasım,” Bilgili, A.E, Atlan, İ., (edts.), Yoksulluk Sempozyumu, (110–121), Cilt I, İstanbul, Deniz Feneri Derneği Yayınları.

İnsel, A., (2001), “İki Yoksulluk Tanımı ve Bir Öneri,” Toplum ve Bilim, (sayı: 89), 62–72.

Karatas, K., (2003), Yoksulluk, Yoksullukla Savasımda Sivil Toplum ve Etik Boyut: Bir Sosyal Hizmet Yaklasımı, Bilgili, A.E, Atlan, İ., (edts.), Yoksulluk Sempozyumu, (90–102), Cilt I, İstanbul, Deniz Feneri Derneği Yayınları.

Galtung, J.,(1999), Bir Baska Açıdan İnsan Hakları, İstanbul, Metis Yayınları.

Lundberg, K.A. (b.t.), “Sosyal Yardım Nedir?,” (Çev. Ergun, E.), Sosyal Hizmet Dergisi, Cilt 1 (sayı: 2), 6–7.

Akkaya, Z., (1966), “Atatürk, Sosyal Hizmet ve Toplum Kalkınması,” Sosyal Hizmet Dergisi, Cilt 3 (sayı: 1), 20–23.

Altan, Ö.Z., (2004), Sosyal Politika Dersleri, Eskisehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Acı, E., Sezgin, F., (2007), İnsani Yoksullukla Mücadelede Bir Sivil Toplum Proje Örneği: İnsanca Yasam Projesi, Akdemir, A. vd., (edts.) IV. Uluslararası Sivil Toplum Kurulusları Kongresi Bildiriler Kitabı: Küresel Yoksulluk, (573–582), Çanakkale, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi.

Senkal, A., (2005), Küresellesme Sürecinde Sosyal Politika, İstanbul, Alfa Yayınları.

DPT, (2001), 8. BYKP Gelir Dağılımının Đyilestirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel Đhtisas Komisyonu Raporu, Ankara, DPT Yayınları, No: 2599.

Takipçilerinizle paylaşınShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on TumblrEmail this to someone

Yorumlar (1)

  1. sulmankara@hotmaiil.com' Süleyman KARA diyor ki:

    Mevla’m Yar ve Yardımcınız Olsun Faruk Bey

Yorum Ekleyebilirsiniz

%d blogcu bunu beğendi: